İslam ve Demokrasi

Fransa’daki olaylar basit bir terör olayı değildir. Bazı tv. ler deki, süslü spikerlerin, konuştukları gibi, Avrupa’da, İslamafobi’yi güçlendirmek adına, düzenlenmiş bir komplo harekâtı hiç değildir. Bilinmesi gereken en önemli husus, İslam; Türkiye dışında kalan, diğer Müslüman ülkelerin hepsinde, bir devlet ve toplum düzeninin değişmez olan inançsal yaşam biçimi olmasıdır. Yani, Din-Devlet, Din-Dünya yönetiminde, tarafsız kalmayı […]

İslam ve Demokrasi

DURSUN ALTINAY

Fransa’daki olaylar basit bir terör olayı değildir.

Bazı tv. ler deki, süslü spikerlerin, konuştukları gibi, Avrupa’da, İslamafobi’yi güçlendirmek adına, düzenlenmiş bir komplo harekâtı hiç değildir.

Bilinmesi gereken en önemli husus, İslam; Türkiye dışında kalan, diğer Müslüman ülkelerin hepsinde, bir devlet ve toplum düzeninin değişmez olan inançsal yaşam biçimi olmasıdır.

Yani, Din-Devlet, Din-Dünya yönetiminde, tarafsız kalmayı asla kabul etmez. Amacı;Cami’deki ibadeti yönetmenin yanında, toplumu ve onun sosyal yaşamını da yönetme arzusundadır..

Ki! bu arzu; Türkiye’yi, şimdilik dışarıda tutarsak, diğer İslam Ülkeleri’nin tamamın da gerçekleşmiş durumdadır.

Buradan hareketle; İslam’ın bu bakış açısıyla, inançsal eğilimlerinin, politik bir kimliğe dönüşmüş olduğu bir gerçektir.

Böylesi bir ortamda, gelişen konjonktür, monarşik(tek erklilik) bir siyasal yapı sonucunu doğurmuştur. Butür, Monarşik siyasal rejimlerin liderleri, güçlü olmak veya görünmek durumundadırlar.

Bu liderlerin defterlerinde, sadece iktidara gelme yöntemleri yazılıdır, gitmeleri değil…

Monarşi ile yönetilen rejimlerde, halk, siyasal düzene karşı oldukça güçsüz ve edilgen durumdadır.

Evrim iradesi gelişmemiş olan bu toplumlarda, lider sömürüsüne boyun eğmek ve biat esası vardır. Zaman zaman liderin güçlerini koruduğuna dair, yapılan seçimlerde, %80-90 lara varan bir halk desteğinin arkalarında var olduğu söylenirse de, bu durum hiçbir zaman gerçekleri yansıtmamıştır.

Nitekim yakın geçmişte, bazı İslam ülkelerinde bu tur seçim sonuçları, hala hafızalardaki yerini korurken, aynı ülkede, herhangi bir şekilde lider değişiminden sonra, halk, tam aksi yönde tepkisini göstermiştir.

Halkın, demokratik hakkı olan özgür iradeyle sorgulama bilinci tamamen ortadan kaldırılmış olduğundan, toplumsal ve sosyal olayları, ancak dogmatik ve inançsal bir perspektiften bakarak değerlendirebilmeleri mümkün hale gelmiştir.

Bu bakış açısı içerisinde, lidere, birtakım kutsal sıfatlar yüklendiği de görülmüştür.

Bütün bunlarla karşın, günümüzde bazı İslamcı çevreler, Cahiliye dönemiyle mukayese yaparak, İslam’ın, birey’in özgürlüğünü esas aldığını, kadına birtakım haklar tanıdığını bu anlamda eşitlikçi bir düzen sağlandığını v.s. ifade etmektedirler. Ancak bu konudaki verileri, inanç temelli değil, tamamen kültürel kaynaklı değerlendirmelerdir..

Bu görüşe karşı olan kesimlerde ise; İslam coğrafyasında, Demokrasi, Kardeşlik, Özgürlük gibi kavramların bilinmediğini, butür kavramların Batı Uygarlığı eseri olduğunu söylemektedirler. Yine Şeriat kurallarına göre yönetilen İslam ülkelerinde; öteki olan inançların yok sayıldığını, kadının nesnel bir obje olarak görüldüğünü, bu yüzden yönetimlerde asla yer alamadığını ifade etmektedirler.

Bu nedenlerden dolayı; demokrasi kültürü olmayan İslam toplumlarında, doğal olarak demokratik bir rejimin kurulması da mümkün değildir.

Biraz İslam tarihi derinliklerine inilirse; “bana bir harf öğretenin kölesi olurum, yine İlim Çin’de olsa gidin diyenHz.Ali, bu söylemleriyle; inanç ile siyasalın birbirine karıştırılmaması gerektiğini, ilerleme ve gelişmenin, dogmalar ile değil, aklın ve bilimin önplana alınmasıyla mümkün olabileceği mesajını vermiştir.

Daha İslam’ın ilk yıllarında bunlar söylenirken, peki daha sonra neler olmuşta? İnançsal eğilimler siyasi kimliğe dönüşmüştür.

Kerbela olayı; İslam dünyasında bir dönüm noktasıdır. İslam Felsefesi’nin esas özü; basit yaşam tarzı, insana saygı, kul hakkı yememek ve politik tutkusu olmayan sufi bir yaşamla, ruhen Allah’la bütünleşme düşüncesidir.

Emevi Zihniyeti’nin iş başına gelmesiyle birlikte, Hz.Muhammed ve Hz. Ali’nin yaymak istedikleri İslami inanç içerisine, dogmatik bir takım örf, adet, gelenek ve göreneklerin girmiş olduğu, bağımsız kaynaklar tarafından da doğrulanmaktadır. İşte bu nedenlerden dolayıdır ki! İslam’da, birtakım ayrışmalar ve bölünmeler meydana gelmiştir.

Bölünmenin en önemli kolu, Ortadoğu’da geniş bir coğrafya’ya yayılmış olan Şia İslam’dır. Emevi Despotizmi’nin, Halifelik kurumunu reddeden Şia-İslam, Ehlibeyt ve On İki İmam esasına bağlı kalmıştır. Şia-İslam, Halifelik kurumu yerine, İmamlık ve Mollalık kurumunu getirmiştir. Bu anlayışta da ,inançla politik kimliklerin iç içeliği söz konusudur.

Diğer bir kol ise; Anadolu Alevi-Bektaşiliğidir. Ehlibeyt’e bağlı olup, Sufilik ve Vahdet-i Vücud ‘u ifade eden bir İslam anlayışını benimsemişlerdir. Alevi-Bektaşi inançsal eğilimleri siyasi bir kimliğe dönüşmemiştir. Anadolu’daki Aleviliğin önderleri Hacıbektaş Veli’den itibaren, hiçbir Alevi-Bektaşi İnanç Önderi, inançlarıyla, siyasalı aynı düzlem içerisinde göstermemişlerdir.

Sonuç olarak; demokrasi kültürü ve laicismi benimsememiş olan toplumlarda; doğal olarak hoşgörüden ve ötekilerini anlamaktan bahsetmek zaten mümkün değildir. En büyük silahın, akıl ve bilim olduğunu, bunların ifade şeklinin ise; kalem olduğunu radikal İslamcı unsurlar anlayabilmiş olsalardı, Hz. Muhammed’in Karikatürü’ne olan tepkilerini, silahlarıyla değil, kalemleriyle vermiş olacaklardı.

Yorumlar

yorum