GÜÇLÜ SUÇLULAR VE ZAYIF HAKLILAR

 Türkiye, sisteminin adını koyacağı bir seçime doğru giderken birçok konuyu tartışıyor. Başkanlık Sistemi, Çözüm Süreci, Yeni Anayasa bunların en önemlileri. Sistemle doğrudan bağlantılı konular. Ancak, yukarıda bahsettiğim konuların hepsinin, sorun olmasının temelinde yıllardır kimlik siyasetiyle şekillendirilmiş sosyal yapılara dayatılan neo-liberal ekonomik politikalar var. Hem dünya hem de Türkiye 1980’ den sonra çok hızlı bir değişim […]

GÜÇLÜ SUÇLULAR VE ZAYIF HAKLILAR

Melih Bağcı Türkiye, sisteminin adını koyacağı bir seçime doğru giderken birçok konuyu tartışıyor. Başkanlık Sistemi, Çözüm Süreci, Yeni Anayasa bunların en önemlileri. Sistemle doğrudan bağlantılı konular.

Ancak, yukarıda bahsettiğim konuların hepsinin, sorun olmasının temelinde yıllardır kimlik siyasetiyle şekillendirilmiş sosyal yapılara dayatılan neo-liberal ekonomik politikalar var.

Hem dünya hem de Türkiye 1980’ den sonra çok hızlı bir değişim ve dönüşüm sürecine girdi. Ancak, biz meseleyi daha çok Türkiye açısından değerlendirelim. Bu süreç içinde, bireyin para ile olan ilişkisi baştan aşağı değişti. Para sadece bir ticaret aracı olmaktan çıktı. Devletin-otoritenin gücünün ve toplumun üzerinde oluşturduğu etkinin en büyük silahı haline geldi. Değerlerimizin ve fikirlerimizin bize ait olmadığı, parasını kim öderse ona ait olduğu günleri yaşıyoruz.

En büyük, en saygın dediğimiz medya kuruluşları bile zaman zaman para için yalan söylemek durumunda kaldı.  Süreç içerisinde, para ile birey ilişkisine bağlı bu değişimi toplumun fark etmesi ve bu farkındalık durumuna gösterilebilecek tepkinin enerjisini kırmak için de, sistemin kimlik siyaseti üzerinden desteklediği yeni feodal bir düzen inşa edildi. Bu düzenin sonucudur Meclis’ te tekme-tokat çıkarılan iç güvenlik yasa paketi.

Otoriter bir rejim tesis ediliyor ve bu rejim bireysel ya da toplumsal direnme hakkını tartışmıyor, otoriteye karşı direnme fikrini ahlak üzerinden geliştirdiği bir takım argümanlarla reddediyor. Belki de bugün, AKP’ nin “Yeni Türkiye” dediği kavramı bu şekilde tanımlayabiliriz.

 Muhalefet’ in pozisyonu ne olmalı?

 Her şeyden önce süreci doğru okuyup stratejisini ona göre belirlemeli.

Tarafsız olması anayasal bir zorunluluk olan Cumhurbaşkanının, halktan AKP’ ye 400 milletvekili istediği bir siyasal zeminde demokrasi zeminini boş bırakmamalı.

Paranın dar bir alanda toplandığını ve bu dar alanın en büyük aktörünün siyasal iktidar olduğunu, bu durumu da topluma enjekte ettiği kimlik morfiniyle gizlemeye çalıştığı gerçeğini gözden kaçırmamalı.

Özellikle HDP ve MHP açısından bakıldığında tabanları üzerinden gelişebilecek şiddet süreci her iki partiyi demokrasiden uzaklaştırır ve uğranılacak oy kaybı baraj meselesi üzerinden sistemin daha da sertleşmesine yol açabilir.

Ege Üniversitesi öğrencisi Fırat Yılmaz Çakıroğlu’ nun öldürülmesi olayı bunun en somut örneklerinden biri idi. Hem Devlet Bahçeli’ nin hem de, Selahaddin Demirtaş’ ın bu olay sonrası yaptığı açıklamaların son derece olgun ve sağduyulu olması çok önemli.

Selahaddin Demirtaş, sokaktaki gerginliğin provoke edilebilmesi olasılığının yüksek olduğunu ve bu olası kışkırtmalara dair bir takım bilgilerin ulaştığını CNN TÜRK’ te yayınlanan Tarafsız Bölge’ de açıkladı.

Bu iddiaları haklı kılabilecek bir tavır var. Bu da Tayip Erdoğan’ ın miting miting dolaşıp 400 milletvekili istemesi. Bu ancak HDP ve MHP’ nin birlikte barajı geçememesiyle mümkün kılınabilecek bir şey. İşte bu yüzden muhalefet soğukkanlı olmalı ve her ne kadar sonuç odaklı,  toplumdaki algısı sandıktan öteye gidemeyen de olsa demokrasi zeminini Tayip Erdoğan’ a bırakmamalı.

Bu süreçte CHP ise bir taraftan kimlikleri hoş gören, ama kimlikleri ayrıştırıcı siyaseti reddeden, diğer taraftan toplumun tamamına dönük birey-para ve devlet-para ilişkisini yeniden düzenleyecek makro ekonomik söylemler ve projelerle yeni bir siyaset modeli geliştirmelidir.

Yukarıdaki değerlendirmelerimiz ışığında oluşan bir muhalefetle gidilecek seçimler, farklılıkların temsilinde adaleti ve buna bağlı çok daha sağlıklı bir demokrasinin tesisini mümkün kılacaktır.

Aydınlar’ ın durumu…

 Türkiye bu süreçleri yaşarken Aydınların tavrı üzerinden de bir değerlendirme yapmalıyız.

Edward Said aydını şöyle tanımlıyor. “ Aydın, hiçbir otorite karşısında boyun eğmeyen, her durumda insan özgürlüğünü savunan ve bu özgürlüğün yaşam bulması için durmadan çabalayan bir kimsedir”

Bu tanım ışığında baktığımızda Aydın’ ın HAYIR diyebilme gücü ve alanı olmalı.

—  Peki, bu Türkiye’ de var mı?

  • Elbette yok.

Otoriterleşen sistem, nasıl toplumun ekonomik ilişkilerine dayattığı siyasal anlayış silahı ile müdahale ettiyse, Aydınların söylemlerine de, onların hareket ettikleri mecralara da piyasacı devlet silahı ile müdahale etti. Bu müdahale sonucu hareket alanı daralan Aydın, ya dayatılan sistem içinde ya da daralan bir alan içinde taraf olma durumunda kaldı. Kendisiyle ve yakın geçmişte takındığı tavırlarla yüzleşme yoluna gidenler ise gerçekten daha zor durumda.

Bu durum da ters bir zincir oluşturuyor. Tanımı ve tarihsel gelişimi açısından Aydın diye tanımladığımız insanlar, halkı içine girdiği girdaptan kurtarma işlevi taşıyan kişiler olmuştur. Fakat bugün baktığımızda ise Aydınlar kendi düştükleri girdaptan çıkabilmek için halkın iradesinden bir beklenti içine girdiler. Zaman zaman karşılaştığımız Aydın Tutarsızlığı’ nın temelinde de bu yatıyor.

Haziran’ dan sonra ne olacak?

Sonuç olarak Haziran Ayı’ nda bir seçim yapılacak ve ortaya çıkan sonuç Türkiye’ nin yakın geleceğinin en önemli mihenk taşı olacak.

Suçlunun sürekli güçlendiği, haklının ise sürekli zayıflatıldığı bir iklim içinde devleti yönetenler tarafından bir sistem değişikliği talep ediliyor. Bu talep bugünden daha adaletsiz bir sistemin talebi ve karşısında ancak, halkın demokrasi talebi ile durulabilir.

 

Melih Bağcı

26.02.2015

Yorumlar

yorum

Gazetemiz Basın Meslek İlkelerine uymaya söz vermiştir. Köşe yazılarının ve reklamların sorumlulukları sahibine aittir.
© Tüm hakları saklıdır.
haber teması | film izle