ŞAİRHANE: Can Dündar

CAN DÜNDAR Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve gazetenin Ankara temsilcisi Erdem Gül, “MİT tırları” soruşturması kapsamında tutuklandı. Ülkede ve dünyada geniş yankı bulan tutuklamayı bizde basın özgürlüğü ve gazeteciliğe yapılamış bir baskı olarak görüyoruz. Şairhane köşemizde bu hafta araştırmacı gazeteci ve belgesel yapımcısı kimliği ile tanıdığımız Can Dündar’ın Şair’lik yönüne de dikkat […]

ŞAİRHANE: Can Dündar

CAN DÜNDAR

can dündar

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve gazetenin Ankara temsilcisi Erdem Gül, “MİT tırları” soruşturması kapsamında tutuklandı. Ülkede ve dünyada geniş yankı bulan tutuklamayı bizde basın özgürlüğü ve gazeteciliğe yapılamış bir baskı olarak görüyoruz.

can dünar erdem gül

Şairhane köşemizde bu hafta araştırmacı gazeteci ve belgesel yapımcısı kimliği ile tanıdığımız Can Dündar’ın Şair’lik yönüne de dikkat çekmek için konuk ediyoruz.

 

Can Dündar 16 Haziran 1961 tarihinde Ankara’da doğdu. Lise öğrenimini Ankara Atatürk Lisesi’nde gerçekleştirdi. 1982 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1979’dan itibaren sırasıyla Yankı, Hürriyet, Nokta, Haftaya Bakış, Söz ve Tempo’da çalıştı. 1986’da İngiltere’de London School of Journalism’i bitirdi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde siyaset bilimi dalında yüksek lisansını 1988’de, aynı bölümünde doktorasını 1996’da tamamladı. Televizyona 1988’de TRT’de Seynan Levent ile başladı. 1989’da 32. Gün’de çalışmaya başladı.

 

Köşe yazarlığı 1994’te Aktüel’de başladı. Aynı yıl günlük köşe yazıları yazmaya başladığı Yeni Yüzyıl gazetesinde beş yıl çalıştı. 1999 Ocak’ından 2001 Ocak sonuna kadar Sabah gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 2001 Ocak ayından beri Milliyet gazetesinde, ADA başlıklı köşe yazısı yazdı. Ancak 1 Ağustos 2013 tarihinden itibaren Milliyet gazetesiyle yolları ayrıldı. Milliyet’ten ayrıldıktan sonra Bir Gün’de Doğan Tılıç’ın köşesinde bir ay boyunca haftada üç gün yazdı. Dündar, 25 Ekim 2013 tarihinden beri Cumhuriyet gazetesinde yazıyor. 8 Şubat 2015’ten beri gazetenin genel yayın yönetmenliği görevini yürütüyor. 29 Mayıs 2015 tarihinde Cumhuriyet Gazetesinde ” Mit Tırları ” ile ilgili haberler yaptı, ardından bu haberlere yayın yasağı getirildi. Can Dündar’a Türk Ceza Kanunu’nun 327, 328 ve 330. maddeleri ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 6 ve 7. maddeleri uyarınca, ‘devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme, siyasi ve askeri casusluk, gizli kalması gereken bilgileri açıklama, terör örgütünün propagandasını yapma’ suçlarından, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma başlatıldı. Recep Tayyip Erdoğan ise Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptığı bireysel başvuru ile Can Dündar’a iki kez ağırlaştırılmış müebbet ve 42 yıl hapis cezası talep etti. (https://tr.wikipedia.org)

 

İşte sizin için seçtiğimiz Can Dündar’ın şiirlerinden iki örnek;

 

KIRLANGICIN ÖYKÜSÜ

 

Fırtınadan sırılsıklam bir geceye uyuyup, ışıl ışıl bir bahar güneşine uyanınca insan,

uzun sürmüş bir kış uykusunun mahmurluğundan silkinmişcesine diriliyor ruhu…

Yorgun bir yılın sonunda, denizin tuzlu dudaklarından öpmeye koştuğum bir sahil kasabasında, elektronik posta kutuma düştü “kırlangıcın öyküsü”…

Öyle güzel, öyle yalındı ki, yazarını da, kaynağını da bilmemenin riskine rağmen,

O, 8 – 10 satırdan çocuksu bir masal yapıp, bu yılbaşı, hediye sepetinize koymak geldi içimden…

* * *

“Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş.

Cesaretini toplayıp penceresine konmuş.

Önce olabildiğince dik durmuş,

Sonra gagasıyla cama vurmuş.

‘-Tık… tık tık…’

Çok meşgulmüş adam… öfkeyle cama dönüp bakmış:

‘-Kimmiş onu işinden alıkoyan?’

Kırlangıcın minik kalbinde amansız bir heyecan

Kırık sözcükler dökülmüş gagasından…

‘-Hey adam, seni nicedir izliyorum.

Sorma nedenini, niçinini,

Ama galiba seni seviyorum’.

* * *

Şaşırmış adam,

‘-Sen de nerden çıktın şimdi,

Tam aklımı toplayacakken bozdun işimi…’

Şöyle bir tüylerini kabartmış kırlangıç,

ve aklındaki planı çıtlatmış:

‘-Aç pencereyi beni içeri al sen,

birlikte yaşayalım ebediyen…

hem sofrada ortağın olurum,

hem evde eğlencen’.

Parlamış adam:

‘-Şuna da bakın neler diyor bu…

Haddini bil, hiç kuş insana aşık olur mu?’

‘-Soğuklar başladı bak, üşüyorum dışarda.

Alırsan içeri, deva olurum yanlızlığına da…’

Hepten kızmış adam, kovmuş kırlangıcı camın önünden

‘-Yürü git işine, yalnızlığımdan memnunum ben”

Bükmüş gagasını zavallı kırlangıç,

Uçmuş semaya doğru, kanadı kırık…

* * *

Gel zaman git zaman,

kırlangıçın hemen ardından,

bizim adamı pişmanlık basmış:

‘-Hay aptal kafam, ben ne halt ettim,

ayağıma gelen fırsatı teptim’.

Sonra teselli etmiş yalnız kalbini:

‘-Sıcaklar başlayınca gelir kırlangıcım.

Onu içeri alır yalnızlığımı paylaşırım”.

Kış geçip de yaz gelince, yalnız adam başlamış beklemeye…

Ama sevdalısı uğramamış bile bir kere…

Akın akın gelen sürülere sormuş,

Onun kırlangıcından eser yokmuş.

Öyle üzülmüş ki, gidip bilge kişiye danışmış.

Hem kırlangıcı, hem kendi eşekliğini anlatmış

Bilge kişi almış adamın mesajını,

Lakin üzüntüyle sallamış başını:

“A benim yalnız oğlum. Ne kadar efkarlansan azdır.

Çünkü kırlangıçların ömrü 6 aydır”.

* * *

Sırılsıklam bir geceye uyuyup, güneşli bir sabaha uyanınca insan, kabus gibi geçmiş bir yılın, ışıltılı yeni yıllara gebe olduğuna dair inancı tazeleniyor.

Hele yorgun bir yılın sonundaysanız,

denizin tuzlu dudaklarından öpmeye koştuğunuz şirin bir sahil kasabasında, dostların arasındaysanız…

Ve hele, posta kutunuza atılan mektuplar size “Bulduğun aşkların kıymetini bil” diyorsa…

 

 

ÖZLEDİM SENİ

 

Ayrılık yüreğimi karıncalandırıyor nicedir…

Beynimi uyuşturuyor özlemin…

Çok sık birlikte olmasak bile benimle olduğunu bilmenin bunca yıl içimi nasıl ısıttığını yeni yeni anlıyorum.

Yokluğun, hatırlandıkça yüreğime saplanan bir sızı olmaktan çıkıp sürekli bir boşluğa dönüşüyor.

Sabahlara seni okşayarak başlamaları,

akşamları her işi bir kenara koyup seninle baş başa karşılamaları özlüyorum;

oynaşmalarımızı, yürüyüşlerimizi, sevimli haşarılığını, çocuksu küskünlüğünü…

Nasıl da serttin başkalarına karşı beni savunurken; ve ne yumuşak,

bir çift kısık gözle kendini ellerimin okşayışına bırakırken…

Ya da kolyeni çözdüğümde kollarıma atlarken…

Hasta olduğunda, o korkunç kriz gecelerinde günler,

geceler boyu nöbet tuttuk başında…

O şen kahkahalarına yeniden kavuşabilmek için sessiz dualar ederek…

“Atlattı” müjdesini kutlarken yorgun bedenindeki yaraları okşayarak,

doktorun böldü sevincimizi: “Yaşayamaz artık bu evde…

Yüksek binalar ve beton duvarların gri kentinde” dedi,

“O gitmeli… Ve kendine yeni bir hayat çizmeli…”

Bilsen ne zor, gitmen gerektiğini bile bile “Kal” demek sana…

Ne zor, senin için ebedi mutluluğun beni unutmandan geçtiğini bilmek…

Gitmeni asla istemediğim halde, buna mecbur olduğumuzu görmek

ve sana bunları söyleyemeden “Git artık” demek…

“Beni ne kadar çabuk unutursan,

o kadar çabuk kavuşacaksın mutluluğa” demek sana ne zor…

Sesimi, kokumu çekip alıvermek beyninden,

Sesin, kokun hala beynimdeyken…

Seni görmemek ve belki yıllar sonra karşılaştığımızda

bana bir yabancı gibi bakmanı istemek senden…

Yeni bir sevdayı yasakladığım kalbime söz geçirmek…

Ve sonra kendi ellerimle bindirip seni yabancı bir arabanın

arka koltuğuna, birlikte güneşlendiğimiz onca yazı,

yan yana titreştiğimiz onca kışı, paylaştığımız bunca acıyı,

onca kahkahayı ve bütün o uzak yeşillikleri katıp yorgun bedeninin yanına,

arkadan pişmanlık gözyaşları dökmek ne zor…

Ne zor hiç tanımadan seni emanet ettiğim bir şoföre “Hızla uzaklaş buradan ve gidebileceğin kadar uzağa git” demek…

Yokluğunu beklemek, ne zor…

Bunları düşündükçe, şu anda uzaklarda bir yerlerde üşüdüğünü sezinleyerek panikliyorum.

Bütün engelleri aşıp, terk edilmiş caddeleri, kimsesiz sokakları,

yalnız bulvarları arşınlayarak sana ulaşmak,

sessizce başını okşamak, kulağına sevgi sözcükleri fısıldamak

ve yavaşça üzerini örtmek geliyor içimden…

Paylaştığımız bir mazinin, yitirdiğimiz bir geleceğe dönüşmesinden hicran duyuyorum.

Gizli gizli hüzünlendiğim akşamlardan birinde,

terk etmişlere özgü bir terk edilme korkusunu da yüreğimin derinliklerinde duyarak sana koşmak,

yaptıklarım ve daha çok da yapamadıklarım için özür dilemek

ve “Dön bebeğim” demek istiyorum:

“Geri dön… Kulüben seni bekliyor…”

 

 

GERİ DÖN CAN DÜNDAR,

GERİ DÖN ERDEM GÜL

OKUYUCULARINIZ SİZİ BEKLİYOR

Yorumlar

yorum