GÖNÜLLÜ KULLUK ÜZERİNE SÖYLEV

GÖNÜLLÜ KULLUK ÜZERİNE SÖYLEV   Bu başlık bu haftaki yazımın başlığı değildir. Bu 1530-1563 yılları arasında yaşamış bir Rönesans hümanisti  “Etienne de la Boetie” isimli Fransız düşünür, yazar ve devlet adamının yazmış olduğu ve Mehmet Ali Ağaoğulları tarafından dilimize çevrilmiş bir kitabın adıdır. Kitap 1500’lü  yıllarda düşüncenin geldiği boyutu anlamak adına çok önemli bir belgedir. […]

GÖNÜLLÜ KULLUK ÜZERİNE SÖYLEV

GÖNÜLLÜ KULLUK ÜZERİNE SÖYLEV

 

Bu başlık bu haftaki yazımın başlığı değildir. Bu 1530-1563 yılları arasında yaşamış bir Rönesans hümanisti  “Etienne de la Boetie” isimli Fransız düşünür, yazar ve devlet adamının yazmış olduğu ve Mehmet Ali Ağaoğulları tarafından dilimize çevrilmiş bir kitabın adıdır. Kitap 1500’lü  yıllarda düşüncenin geldiği boyutu anlamak adına çok önemli bir belgedir. Düşünceyi yasaklayan, fikir özgürlüğünden korkanlara örnek olacağını düşündüğüm bu kitaptan çok önemsediğim bazı fikirleri sizlerle  paylaşmak istiyorum.

-Tanrı insanı “Özgür” bir biçimde yaratmıştır diyor düşünür. La Boetie’ye göre insanın doğası özgürlüktür, özgür olmasıdır. Dahası insan, doğal yapısı gereğince, dünyaya gelirken özgür olduğundan başka, özgürlüğü koruma duygusuyla da bezenmiştir. Fakat Rousseau’nun “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” saptamasını andırırcasına La Boetie içinde bu ilk özgün özgürlük yitirilmiş, insan yozlaşmıştır. Bu yozlaşma öylesine büyük boyutlardadır ki, insan, değil özgürlüğünü korumak, onu anımsamamaktadır bile. Üstelik boyun eğmeye rıza göstermekle kalmayıp, kulluğu sevip ona gönülden bağlanır. Özgürlüğünü yitiren bu insan, aynı zamanda insanlığını da yitirir, kendi benliğinin yadsıdığı bir düzeye iner; doğasının değişmesi, yozlaşması sonucu bir hayvan bile değildir artık. Çünkü hayvanlar, insanlardan farklı olarak, özgürlüklerini hiçbir şeye karşı değişmedikleri gibi, onu karşı konulmaz bir gücün zorlamasıyla yitirseler bile bu kul-köle durumlarını hiçbir zaman benimsemezler, istemeye, istemeye- sızlana, sızlana hizmet ederler. La Boetie için “öküzler bile boyunduruk altında sızlanır, kuşlar ise kafes içinde yakınır.

-Çoğunlukla o dönemde ülkeleri yöneten tiranın lütfunun gölgesi altında başkalarının malları ve makamları sayesinde zenginleşen kişiler, başkalarını da kendi malları ve makamları ile zenginleştirmişlerdir. Hiç kuşkusuz, tiran hiçbir zaman ne sevilir ne de sever, Kutsal bir sözcük, aziz bir şey olan dostluk, yalnızca iyi insanlar arasında bulunur ve karşılıklı saygı ile kurulur. Yapılan bir iyilikle değil de daha çok iyi bir yaşamla sürdürülür. Bir kişiyi başka birisinin güvenilir dostu kılan, onun doğruluğunu kavrayıp güvenine sahip olması ve onun iyi doğal yapısını, dürüstlüğünü ve tutarlılığını bilmesidir. Gaddarlığın, namussuzluğun, adaletsizliğin olduğu yerde dostluk olamaz. Kötüler kendi aralarında toplanınca bu bir komplo olur, yoksa bir arkadaş topluluğu değil. Birbirleriyle konuşmazlar, fakat birbirlerinden çekinirler. Dost değil suç ortaklarıdırlar diyor.

-Tiranda güvenilir bir aşk bulmak hiç de kolay değildir. Çünkü herkesin üstünde olan ve hiçbir arkadaşı bulunmayan bu kişi, zaten dostluğun sınırlarının ötesindedir. Tirana gönüllü yaklaşan bu kadar çok insana, (masalın anlattığına göre) hasta numarası yapan aslana tilkinin söylediği şu sözleri söyleyecek cüretli ve yürekli tek bir kişi bile çıkmaz. “Mağaranda seni ziyarete gelmeyi gönülden isterim; fakat sana doğru gelen bir sürü hayvan izi görmeme karşı senden uzaklaşan tek bir iz bile göremiyorum.” Diyor.

-Ülkeleri yöneten bu tiranlara karşı koymak için onlarla savaşmak gerekmez bile, ülke ona kulluk etmemeye karar versin yeter. Tiran kendiliğinden yok olup gider. Ondan herhangi bir şey eksiltmek gerekmez, ona hiçbir şey vermemek yeterli olur. Ülke, kendi yararına bir şey yapmak için varsın güçlüklere katlanmasın; tek gerekli olan, kendi zararına olabilecek sıkıntılı bir işe kalkışmamasıdır. Demek ki, halklardır kendilerini teslim edenler, daha doğrusu kendilerini ezdirenler. Çünkü kulluk etmeye son verdikleri an üstlerindeki bu yükten de kurtulmuş olacaklardır. Kendi kendini kulluklaştıran, kendi bindiği dalı kesen halk, özgürlük ve kulluk seçeneği karşısında bağımsızlığını terk edip boyunduruğu kabul etmiş ve bu kötü duruma razı olmak şöyle dursun, onu arzulamıştır. Özgürlüğüne kavuşmayı yeniden kavuşmak istencini suçlayan bir ulus olabilir mi? Bir kıvılcım düşünün, küçücük bir ateş, Bu ateş büyür ve daha güçlü olur, odun buldukça da yanmayı sürdürür. Onu söndürmek için üzerine su dökmeyip yalnızca daha başka odun vermeyince, ateş kül edecek bir şey bulamadığından kendi kendisini kül eder. Gücünü yitirir ve ateş olmaktan çıkarlar.

– İşte Avrupa ya demokrasiyi taşıyan ve getiren Reform ve rönesans hareketlerinin başlangıcı böylesine geniş düşünebilen insanların var olması, onlara sahip olmasıdır. Reform ve Rönesansın kazanımlarından rahatsız olanların tek yapabildikleri şey, kitapların yasaklanması, yakılması, Fikirlerin suç sayılması, İfade özgürlüğünün yok edilmesidir.

 

 

Yorumlar

yorum