LAİKLİK

  LAİKLİK   Bu hafta laiklik günü nedeniyle Laiklik üzerinde duracağız.  Çünkü laiklik son derece önemli bir kavramdır.  Eğer laiklik olmazsa teokratik bir yönetime dönüşürüz.  Teokratik yönetim ise ülkenin üretme gücünü kaybettirir.  Önce laiklik tanımı ve tarihi üzerinde duralım. Laik kelimesi  Grekçe laikos kelimesinden gelir dinsel olmayan anlamındadır. Din adamları dışında kalan halk demektir. Roma’da […]

LAİKLİK

 

LAİKLİK

 

Bu hafta laiklik günü nedeniyle Laiklik üzerinde duracağız.  Çünkü laiklik son derece önemli bir kavramdır.  Eğer laiklik olmazsa teokratik bir yönetime dönüşürüz.  Teokratik yönetim ise ülkenin üretme gücünü kaybettirir.  Önce laiklik tanımı ve tarihi üzerinde duralım. Laik kelimesi  Grekçe laikos kelimesinden gelir dinsel olmayan anlamındadır. Din adamları dışında kalan halk demektir. Roma’da din adamlarına Clerici, din adamı olmayanlara ise Laici denirdi. Osmanlı’da ise Ladini denmiş ama bu kelime tutmamış. Latince saecularis’ten seküler kelimesi türetilmiş ve aynı anlamda kullanılmaya başlanmış. Bu kelimede din dışı anlamında kullanılmıştır. Siyasi kudretin dini kudretten ayrılması anlamındadır. Yani din işleriyle devlet işlerinin ayrılmasıdır. Katolikler laik derlerken Protestanlar seküler kelimesini kullanırlar.

Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığı kabulünden sonra devlet teokratik bir yapıya bürünmüştür.  Bu döneme ortaçağ adı verilir.  Bu dönemde her şey din ile açıklanmıştır. Buna karşı akıl öne çıkmak istemiş ve 13. y. y. da Rönesans başlamıştır. Rönesansla din ile dünya işleri ayrılmaya başlamış ve akıl devlet işlerinde öne çıkmıştır. Sonuçta 18. y. y. da akıl tamamen öne çıkabilmiştir. Onun için Avrupa’da 18. y. y. la  Aydınlanma yüzyılı adı verilir. Bu yüzyılın sonunda ise Büyük Sanayi Devrimi yapılmıştır. 1789 yılında ise Fransız ihtilali olmuş ve laiklik devlet katına yerleşmiştir. Bu kavram daha sonra tüm Avrupa’ya yayılmıştır.

İslam dünyasında ise Abbasiler döneminde akıl öne çıkmış ve bilim adamları yetişmeye başlamıştır.  İhvanı Sefa’lar, İbni Rüştler, v. d.  bilim adamları bugün övünerek söylediğimiz  İslam uygarlığını ortaya çıkarmışlardır. Fakat 11. y. y. başında batıdan gelen haçlı seferleri yüzünden devlet katında Gazali’nin fikirleri benimsenmiş ve akıl ikinci plana itilerek inanç öne çıkarılmıştır. Osmanlılar döneminde ise önceleri Maturidilik ve Bektaşilik egemen iken, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sonrası Mısır’dan getirilen din adamları ile devlet katı teokratik bir yapıya bürünmüştür. Akıl ikinci plana itilmiştir. Oysa Avrupa aynı yıllarda akılı din kurallarından kurtarmış ve bu sayede coğrafi keşifleri yapmıştı. Osmanlı bu durumu göremediğinden gerilemeye başladı. 17. y. y.  içinde devlet katına birde Kadızadeler diye bir grup oturdu. Bu grup toplumu tamamen dinsel kurallar içinde yaşatmak istiyordu. Bu dönemde Hazerfan Ahmet Çelebi’nin ve Lagari Hasan Çelebi’nin uçma çalışmaları bu zihniyet yüzünden boşa gitti.

  1. y. y. da ise Avrupa’nın ilerlemesi yüzünden Osmanlı’da din işleri ile devlet işlerini ayırmaya başladı. Yani pratik olarak laiklik yerleşmeye başlamıştı. Mecellenin kabulü ile hukukta , yeni okulların açılması ile eğitimde,  yeni takvimin kabulü ile toplumsal hayatta laiklik fiilen hayata geçti. Fakat din işleri tamamen dünya işlerinden ayrılmamıştı. Bu ikili yapı Cumhuriyetin ilanına kadar sürdü. 1876 yılındaki ilk Kanuni Esasi’de devletin dini İslam’dır yazıyordu. Fakat kanunlar Avrupa kanunlarından alınıyordu. Ordu tamamen Avrupa usulünde eğitiliyordu. Orduyu eğitenler de Avrupalı subaylar idi. Yeni açılan rüştiye ve idadilerde ki eğitimde akılı öne alan bir eğitim idi. Kurtuluş savaşı sırasında 1921 yılında yapılan Anayasa’da da devletin dini İslam’dır maddesi korundu. Kurtuluş savaşı bitip  Cumhuriyet ilan edilince artık sıra devrimlere gelmişti. Önce üç başlı eğitim tek başa indirildi. Azınlık okulları ile medreseler kapatıldı ve tüm eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Şeyhülislamlık kaldırıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Oysa o zamana kadar yapılanlarda laiklik ilkesine uygun olarak yapılmıştı. Daha sonra şapka, takvim v. d.  devrimler hepsi laiklik ilkesine uygun din işleri ile devlet işlerinin ayrılması ilkesi üzerine idi. Din gerçek yeri olan vicdanlara dönüyordu. 10. Nisan. 1928 tarihinde anayasadan devletin dini İslam’dır maddesi kaldırıldı. Böylece fiilen laiklik hayata geçmiş oluyordu. Milletvekilleri ile Cumhurbaşkanı’da yemin sırasında  vallahi yerine namusum üzerine and içerim diye yemin etmeye başladılar. 5. Şubat. 1937 tarihinde ise laiklik ilkesi anayasaya girerek süreç tamamlandı.

Bugün teokrasi yanlıları laiklik ilkesini hiç sevmezler ve fırsat buldukça bu ilkeyi ortadan kaldırmaya çalışırlar. Laiklik ile insanların inançları da güvence altına alınmış oldu. Laiklik olmazsa ülkemizde akıl ikinci plana düşer onun yerine birilerinin bize dayattığı inanç denilen kurallar egemen olur. Bu durum ise hayatı çekilmez hale getirir. Ülkemizin düşünme gücü ile üretme gücü düşer. Ülkemiz geriler. Onun için inancımız içimizde olarak dünya işlerini akıl ile çözmeye çalışalım  ve  laikliğe sahip çıkalım. Çünkü laiklik soluduğumuz hava gibidir. Saygılarımla.

Yorumlar

yorum

Gazetemiz Basın Meslek İlkelerine uymaya söz vermiştir. Köşe yazılarının ve reklamların sorumlulukları sahibine aittir.
© Tüm hakları saklıdır.
haber teması | film izle