DEVLETİN DİNİ OLUR MU?

Ülkemizde ve İslam coğrafyasında en büyük sorundur din anlayışı. İslam’ın tarihsel geçmişine baktığımızda sürekli, egemenlerin kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirdikleri yaşam tarzını İslami bir kılıfa sararak din budur, herkes bu dinin kurallarına uygun yaşamak zorundadır. Aksi davranış ve inanışlar o veya bu şekilde cezalandırılır mantığı insan yaşamını alt-üst etmektedir. Egemen gücün insafına terkedilen din çeşitli mezheplere […]

DEVLETİN DİNİ OLUR MU?

İbrahim-Kızıler[1]Ülkemizde ve İslam coğrafyasında en büyük sorundur din anlayışı. İslam’ın tarihsel geçmişine baktığımızda sürekli, egemenlerin kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirdikleri yaşam tarzını İslami bir kılıfa sararak din budur, herkes bu dinin kurallarına uygun yaşamak zorundadır. Aksi davranış ve inanışlar o veya bu şekilde cezalandırılır mantığı insan yaşamını alt-üst etmektedir.

Egemen gücün insafına terkedilen din çeşitli mezheplere ve tarikatlara bölünmüştür. Bu durum da haliyle fiili mücadeleleri beraberinde getirmiştir. İslam dinine baktığımızda bu tavır kan ve gözyaşını, hak ihlallerini, kendisi gibi düşünmeyenin yaşam alanına, fikir ve düşüncelerine, mal ve canına saldırıyı da beraberinde getirmiştir.

Devlet; toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlıktır. Devlet bu anlamda sadece kavramsal geçerliğe sahip bir düşünce ürünüdür.  Bunun  sonucunda insanlar artık bir şefe, bir derebeyine, bir hükümdara değil, fakat onların fiziki varlıklarının üstünde ve ötesinde adına “devlet” denilen sürekli ve “soyut” bir varlığa itaat edeceklerdir.  İnsanlar, insanlara itaat etme durumunda kalmamak için devleti  icat etmişlerdir. Devlet, tarih boyunca birleştirici bir “simge” bir “sembol” olmuştur.

İnsan yaşamında neler devlet kontrolüne bırakılmalı, neler bireye bırakılmalıdır? Bu sorunun nesnel bir cevabı yoktur. Öznel olarak, “Yalnızca bireyi ilgilendiren konular bireye, birden fazla kişiyi etkileyen konular devlete bırakılmalıdır.” yorumu hâkimdir.

              Devlet soyut bir kavramdır, yani beş duyu organımızla algılayamadığımız bir kavramdır. İnsan ise Somut bir kavramdır. İnsanı beş duyu organımızla algılayabiliriz. Din bir düşünce, bir inanç ürünüdür. Din, genellikle doğaüstü, kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan, çeşitli ayin, uygulama, değer ve kurumlara sahip inançlar ve ibadetler bütünü olarak tarif edilir. Bunlar ise canlılara yani insana özgüdür. Kısacası din insan içindir. Soyut kavramı içinde tarif edilen devlete ait bir olgu değildir. İnanç ve ibadet ise kişi ile Tanrı arasındadır. Kişinin Tanrıya duygusal yaklaşımda bulunma yöntemidir, nasıl ve ne şekilde tanrıya ibadet edeceğini kişi kendisi belirler, bu konuda baskı ve zorlama kişiyi yalana ve riyaya sürükler.

İnsanların inançları ve onları nasıl yaşamaları gerektiği sorunu , temel insan hakları alanına girer ki bu zorla değil, gönüllü bir şekilde gerçekleşir. İnsanların inançlarını nasıl algılayacağı ve nasıl yaşayacağı sorunu yalnızca kişilerin kendilerini ilgilendirir. Yani asırlardır sürüp gelen din ve mezhep savaşlarına karşın bugün temel norm haline gelmiş olan insan hakları, inanç ve vicdan özgürlüğü açısından inanç alanı, belli bir din ve mezhebin temsilciliğine soyunanların ve devletin iktidar alanına giremez. Laikliğin gereği olarak girmemelidir de. Çünkü dinlerin belirleyici olduğu tüm coğrafyalara baktığımız da  bize gösterdiği tek gerçek, dinin otorite kaynağı haline getirildiği her durumda, inanç ve vicdan özgürlüğü başta olmak üzere tüm insan haklarının sistematik ihlallerle karşı karşıya kaldığıdır.

Sonuç olarak, inanç alanı; Din otoriteleri ve devletlerin ellerini çekmesi gereken, bunun gerçekleştiği oranda özgürleşebilen bir alandır. Devletler eğer belli bir inancın değil de laikliğin devletiyseler, dinsel alana sadece din ve vicdan özgürlüğünü sağlamak ve bu temelde farklı din ve mezhep taraftarlarının birbirlerine fiili veya manevi baskı uygulamalarını engellemekle yükümlüdür. Kişilerin inançları meşrudur, devlet tarafından sorgulanamaz. Kişi kendisi nasıl inanıyorsa devletin de kişiyi ve inancını o şekilde kabul etmesi ve koruması gerekir. İslam coğrafyasında ve ülkemizde gerçek sorunun kaynağı da budur. Kişiler dindar veya dinsiz olabilirler, Devlet ise kapsadığı coğrafyada barış, kardeşlik, emniyet ve huzur istiyorsa Laik olmak, laikliği korumak zorundadır. Din canlılar içindir, soyut kavramlı oluşumlar için değildir.

İbrahim Kızıler

Yorumlar

yorum