TÜRK DİL KURUMU

  Bu hafta Türk Dil Kurumu’nun kuruluşunun 84. yıldönümü.  Bundan dolayı bu haftaki sohbet konumuz Türk dili üzerine olacaktır.  Çünkü dil çok önemlidir.  Önce Türkçenin tarihçesinden bahsedelim.  Türkçe dünyada en geniş coğrafyada konuşulan bir dildir.  Batı Avrupa kıyılarından doğuda Büyük Okyanus kıyılarına kadar Türkçenin çeşitli lehçeleri ve ağızları konuşulmaktadır.  Bu büyük dilin bazı lehçeleri bilerek […]

  TÜRK DİL KURUMU

 

Sinan Kahyaoğlu

Bu hafta Türk Dil Kurumu’nun kuruluşunun 84. yıldönümü.  Bundan dolayı bu haftaki sohbet konumuz Türk dili üzerine olacaktır.  Çünkü dil çok önemlidir.  Önce Türkçenin tarihçesinden bahsedelim.  Türkçe dünyada en geniş coğrafyada konuşulan bir dildir.  Batı Avrupa kıyılarından doğuda Büyük Okyanus kıyılarına kadar Türkçenin çeşitli lehçeleri ve ağızları konuşulmaktadır.  Bu büyük dilin bazı lehçeleri bilerek birbirinden  ayrılmıştır.  Bugün farklı lehçelerin bazıları birbirlerini anlamakta zorlanmaktadırlar. Türkler Orta Asya’dan Anadolu’ya gelirlerken Fars kültürü ve Arap kültürü ile karşılaşmışlar ve onlardan etkilenmişlerdir.  10. y. y. da İslam dininin kabulü ile bu kültür etkilenmeleri son derece artmıştır. 11. y. y. da Kaşgarlı Mahmut İslam ileri gelenlerine Türk dilini ve Türkleri tanıtmak için ünlü Divanı Lügatı Türk isimli eserini yazmıştır.  Türklerin en eski yazılı belgesi olarak Göktürk anıtları kabul edilmektedir.  Bu anıtlar 732 yılında dikilmişlerdir.  Bu anıtlar Göktürk alfabesi ile yazılmıştır. 11. y. y. da yine Yusuf Has Hacip “Kutadgu Bilig”i yazmıştır.  Bunlar Türkçenin şah eserleridirler.  Büyük Selçuklular döneminde İranlılar devlet yönetimini etkisi altına almışlar ve yönetimdeki dil Farsçanın etkisine girmiştir.  Bağdat’ın etkisi ile de Arapça etkili olmuştur.  Anadolu Selçuklu Devletinde de bu etki sürmüş ve sultanlar isimlerini dahi Farsça isimler şeklinde almaya başlamıştır.  Gıyasettin Keyhüsrev gibi.  Selçuklu sarayı ile iyi ilişkiler içinde olan ünlü mutasavvıf Mevlana Celalettin Rumi’de ünlü eseri Mesnevi’yi Farsça yazmıştır.  O dönemlerde yaşamış ve göçebe Türkmenlerin konuştuğu dil olan Türkçeye sahip çıkanlarda olmuştur.  Bunlar Türkmen babalarıdır.  Hacı Bektaş Veli,  Aşıkpaşa,  Ahi Evran Türkçeye sahip çıkmışlardır.  1271 yılında Selçuklu tahtında vezirlik alan Karamanoğlu Mehmet Bey ise Türkçeyi resmi dil ilan etmiştir.  Aşıkpaşa yazdığı Garipname ile Türkçeyi savunmuştur.  Aynı yüzyıllarda Hacı Bektaş’ın halifesi Yunus Emre ise Türkçe mükemmel şiirler yazmıştır.  Aradan 700 yıl geçmesine rağmen bugün hala zevkle bu şiirleri anlayarak okuyabilmekteyiz.  Oysa 19. y. y. daki  Ziya Paşa’nın Terkibi Bend’i ile bir devlet yazışmasını okuyamamaktayız.  Okusak ta bir şey anlamamaktayız.  Çünkü eserler yoğun Farsça ve Arapça kelimelerle yazılmıştır.  Şah Hatayi,  Pir Sultan Abdal,  Karacaoğlan,  Köroğlu,  Dadaloğlu,  güzel Türkçemizi tarihin derinliklerinden günümüze getiren ozanlarımızdır.

Cumhuriyetin kurulmasından sonra Ulu Önder Atatürk her alanda olduğu gibi dil konusunda da önemli çalışmalar yapmıştır.  12. Temmuz. 1932 tarihinde Türk dilinin araştırılması ve özelliklerinin ortaya çıkarılması için Atatürk’ün önerisi ile Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştur.  Cemiyet daha sonraları Türk Dil Kurumu adını almıştır.  Cemiyetin ilk başkanı Samih Rıfat Bey’dir.  Atatürk zamanında 1932,  1934 ve 1936 yıllarında kurultay toplamış ve çalışmalar masaya yatırılmıştır.  Atatürk döneminde Göktürk yazıtları yayınlanmıştır.  Cemiyet özerk olarak kurulmuştur.  Türk Dil Kurumu’nun ilk çalışmaları arasında Güneş Dil Teorisi çalışmaları da vardır.  Türk dili,  çalışmalar ile Arapça ve Farsça kelimelerden oldukça temizlenmiş ve yerine önemli ölçüde Türkçe kelime türetilerek kullanıma sokulmuştur.  Yobazlar bu temizlenme işinden pek hoşlanmamışlar ve bu yüzden sürekli Türk Dil Kurumunu ve çalışmalarını eleştirmişlerdir.  Dilin sadeleştirilmesi ile üniversitelerdeki eğitimin kalitesi de artmıştır.  Almanya’dan 1933 yılında ülkemize gelip çalışmaya başlayan Alman bilim adamlarına iki yıl içinde Türkçe ders verecek duruma gelmeleri söylenmiştir.  Alman bilim adamları da iki yıl içinde Türkçe öğrenerek Türkçe ders vermişlerdir.  Bazıları daha sonraları Türk vatandaşlığına geçerek ülkemizde kalmıştır.  Türk Dil Kurumu daha sonraki yıllarda ödüller vermeye başlamıştır.  Atatürk vasiyeti ile mal varlığının bir kısmını Türk Dil Kurumu’na, bir kısmını da Türk Tarih Kurumu’na bırakmıştır.

1983 yılında baştaki yönetim Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu’nun özerkliklerine son vererek devlete bağlamış ve başlarına atama yapmıştır.  Bu iki kurum   Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu adı altında birleştirilmiştir.  1983 yılında da kelime türetmeye son vermiştir.  Bu tarihten sonra batı dillerinden teknolojinin gelişmesine bağlı olarak pek çok araç ülkemize yabancı isimler altında girmiştir.  Bunlara Türkçe isim bulunamadığından dilimiz gittikçe kirlenmiştir.  Son yıllarda Arapça yeniden öne çıkarılmaya başlanmıştır.  Böylece dilimiz büyük bir tehlike altına girmiştir.  Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu yeniden ayrılarak özerk yapılarına kavuşturulmalıdır ve ayrıca Atatürk’ün bağışladığı mal varlıkları da geri iade edilmelidir. Çünkü dilimiz olmazsa ulus olarak yok oluruz. Varlığımız dilimize bağlıdır. Saygılarımla.

Yorumlar

yorum