KAZ DAĞLARI CİP SAFARİ TURU

  Kaz Dağları gerek ülkemizde gerekse Avrupa ve Kuzey Amerika’da çok bilinir, tanınır. Üç neden sayılabilir Kaz Dağlarının meşhur olmasına. Birinci ve ikincisi Yunan Mitolojisiyle üçüncüsü ise eşsiz doğası ve Oksijeniyle ilgilidir. Dünyanın ilk güzellik yarışması bu dağlarda yapılmıştır. Troya’lı Priamos’un ve karısı Hekabe’nin en küçük oğlu Paris, binbir pınarlı, kekik ve çam kokulu Kaz […]

KAZ DAĞLARI CİP SAFARİ TURU

Nedim İnce

 

Kaz Dağları gerek ülkemizde gerekse Avrupa ve Kuzey Amerika’da çok bilinir, tanınır. Üç neden sayılabilir Kaz Dağlarının meşhur olmasına. Birinci ve ikincisi Yunan Mitolojisiyle üçüncüsü ise eşsiz doğası ve Oksijeniyle ilgilidir.

Dünyanın ilk güzellik yarışması bu dağlarda yapılmıştır. Troya’lı Priamos’un ve karısı Hekabe’nin en küçük oğlu Paris, binbir pınarlı, kekik ve çam kokulu Kaz Dağlarında,  antik adıyla İda Dağlarında yaşamaktadır. Yakışıklığının ünü Olimpos’ta gününü gün eden tanrıların kulağına kadar gitmiştir. Tanrıların tanrısı Zeus güzellikleri konusunda bir biriyle didişerek ona rahat vermeyen üç tanrıçanın bu davranışlarına son vermek ister. Bir güzellik yarışması düzenler tanrıça Hera, Athena ve Afrodit arasında. Onları tek seçici olarak atadığı Paris’e İda Dağına gönderir ve yarışma burada yapılır.

Tanrıça Hera, Paris’e, onu seçmesi halinde Asya’nın hakimi yapacağına söz verir, Athena ise sonsuz akıl ve başarı vaat eder. Yarışmayı kaybedeceğini hisseden Afrodit ise Dünyanın en güzel kadınının aşkını… Kimin kazandığını tahmin edebilirsiniz…

Batı uygarlığının kült kitaplarından olan Homeros’un İlyada Destanı, İda Dağını çok bilinir kılan ikinci bir nedendir. Homeros, destanında bolca yer verdiği İda Dağlarını “Binbir Pınarlı” olarak tanımlar. Haksız da değildir, dağların yamaçlarını süsleyen çam, meşe, kekik ve çeşitli çiçeklerin can yoldaşıdır pınarlar.

Üçüncü neden de Alp Dağlarından sonra doğal Oksijen yoğunluğunun en yüksek olduğu dünyanın ikinci bölgesi unvanıdır.  Güney yamaçlarını bir inci gerdanlık gibi süsleyen kadim zeytin ağaçlarının da parçası olduğu; Kaz dağlarının eşsiz faunasının ürettiği oksijeni, solurken hissetmemek mümkün değil.

Bu dağların biraz içine girmek, daha yakından tanımak için cip safari turuna katıldık. Şoförümüzün ve aynı zamanda rehberimiz sevgili Abidin Yener’in her tarafı açık cipine sıralandık yedi yetişkin iki de sevimli çocuk olarak. Dört aileden oluşan safari gurubu ülkemizin dört bir tarafından gelmişti ve neredeyse tümünü temsil ediyordu.

Sevgili Abidin’in sempatikliği, cipin sıkışık düzen mekanı, ortak niyetimiz ve en önemlisi de beraber yaşama kültürünün kök saldığı bu kadim topraklarda doğup büyümüş olmamız nedeniyle kısa zamanda kaynaştık, kırk yıllık tanış olduk.

Parkurumuz Kaz Dağları Kışla Dağı Mevkii idi ve ilk durağımız da Avcılar Köyü…

Köyü ardımızda bıraktığımızda aynı zamanda asfalt yola da veda ettik. Akşama kadar sürecek gezimizin gerçek manada bir safari turu olacağını o an anladık.

Başlangıçta yolun bir tarafını zeytin ağaçları sararken diğer yanına da çam ağaçları eşlik ediyordu. Kaz Dağları Milli Parkı’na girdikten sonra sadece orman vardı her yanımızda, önceleri Kızıl Çamlar yoldaşımızdı, yer yer Meşe ormanlarıyla yer değiştiriyor yer yer içli dışlı oluyorlardı. Yükseldikçe Kızıl Çam yerini Kara Çama ve Ak Çama bırakmaya başladı. Pınarların birinin başında kısa bir mola verdik. Buz gibi suyu yüzümüze çarptık, mataralarımıza doldurup kana kana içtik.

Kışla Dağı Zeybek Taşı Yangın Gözetleme Kulesi bir sonraki durağımız oldu. Kaz Dağlarının büyük bir bölümü serilmişti gözümüzün önüne 1200 metre rakımlı gözetleme kulesinde. Bolca fotoğraf çektikten sonra yola devam ettik. 1220 rakımdaki Padişah Pınarlarını bekletmeye gelmez tabii ki aç mideleri de… Hiçbir insan üretimi melodinin yarışamayacağı, rüzgarın ormanla birlikte yaptığı müziğin eşliğinde belki de yaşamımızın en güzel pikniğini yaparak öğle yemeğimizi yedik.

Sıra Katmer Kayalıklarına gelmişti; uzun, dayanıklı ve hafif köknarların yurduna… İstanbul’un fethi sırasında bu ağaçlara ihtiyaç duyulunca Tahtacı Türkmenler sevk edilmiş bölgeye. Yüz yıllar önce ağaçları kesip denize indirmek için elle, tırnakla; dik yamaçlara, uçurum kıyılarına yaptıkları orman yolunda yürüyüş yapmak harikaydı; onların neler yaşadığını hayal ederek…

Tahtacı Türkmenler burayı sevip yerleşmişler, en meşhuru ülkemizde ilk özel etnografya müzesine de ev sahipliği yapan Tahtakuşlar Köyü’dür.

Safarinin en keyifli bölümüne sıra gelmişti: Dereçatı Mevkii’nde Ayı Gölü Şelalesinin oluşturduğu gölcükte, buz gibi kaynak suyunda yüzmeye, şelalenin altında o eşsiz duyguyu yaşamaya…

Şelaleye dik bir patikadan ve onu izleyen kayalıklardaki derme çatma tahta merdivenlerden iniliyor. Turizm şirketlerine, orman işletmesiyle işbirliği yaparak patikayı iyileştirmeleri, merdivenleri güvenli hale getirmeleri şiddetle önerilir. Zira bu haliyle ciddi bir sakatlanamaya davetiye çıkarmaktadır. Çoğu zaman başımıza geldikten sonra önlem alma yerine, bu sefer önceden tedbiri alalım derim.

Sonrasında seyir terasından Şahin Deresi Kanyonu’nu kuş bakışı izler ve bolca fotoğraf çektirirken bu uğurda hayatını kaybetmiş Japon turistleri yâd ettik.

İki büyük yangını atlatmış, yanan arkadaşlarına gözyaşı döken Ağlayan asırlık Ak Çam’daydı sıra. İnsanın bu ağaç kadar bile olamadığını düşünerek ve son günlerde bombalarla parçalanan güzel insanlarımızın acısını yüreklerimizde hissederek yola devam ettik.

Yine Avcılar Köyü’nde köy kahvesindeydik; saatlerce solduğumuz yoğun oksijenden sarhoş, taşlı topraklı yollardaki cip yolculuğundan yorgun ve Sevgili Abidin sayesinde harika geçen gezi nedeniyle her şeye rağmen son derece mutlu…

Avcılar Köy Kahvesinden söz etmezsem büyük haksızlık olur. “Oksijeni bilmem ama; yaşamak için çay şart” yazısına ev sahipliği yapan duvarının dibinde harika çaylar, kendilerinin yaptıkları ayranlar içtik; bir kilometre ötede onlarla boy ölçüşemeyeceklerine ödeyeceğiniz paranın beşte birine ve çokça özlediğimiz insan sıcaklığı eşliğinde…

Sevgili Abidin Yener der ki:  ““Gerçek” cip safarisi bizim parkurda yapılır: Orman yollarında, ormanın derinliklerinde, vadiler, tepeler, dereler aşarak; ormanı hissederek…” Yaşadıklarım en gerçeği miydi bilemem; ben onun yalancısıyım…

Dr. Nedim İnce

Altınoluk / 23. 08. 2016

Yorumlar

yorum