“İŞÇİ ve İŞVEREN”

Bugün Körfez Gazetesi okuyucularımızla “işçi ve işveren ilişkileri” üzerine söyleşide bulunacağız. ÖNCE İŞÇİLERİN PENCERESİNDEN BAKALIM! Benim gördüğüm ve yaptığım gözlem sonuçlarına göre işçi ve işveren hiçbir zaman barışık bir çalışma ortamı yakalayamamış ve “barışık bir çalışma ortamı” oluşturmak çabası içine girememiş olduklarını gayet açık bir şekilde tespit etmiş bulunmaktayım. Bu, işçi işveren ilişkilerinin bozukluğunu biraz […]

“İŞÇİ ve İŞVEREN”

Bugün Körfez Gazetesi okuyucularımızla “işçi ve işveren ilişkileri” üzerine söyleşide bulunacağız.

ÖNCE İŞÇİLERİN PENCERESİNDEN BAKALIM!

Benim gördüğüm ve yaptığım gözlem sonuçlarına göre işçi ve işveren hiçbir zaman barışık bir çalışma ortamı yakalayamamış ve “barışık bir çalışma ortamı” oluşturmak çabası içine girememiş olduklarını gayet açık bir şekilde tespit etmiş bulunmaktayım.

Bu, işçi işveren ilişkilerinin bozukluğunu biraz açarsak aşağıda belirtilen unsurlar kendini göstermekte.

-İşçi açısından baktığımızda açlık sınırının 1.386 Türk Lirası Olduğu, yoksulluk sınırının 4.515 TL Olduğu bir Ülkede hayat şartlarını göz önüne aldığımızda aile geçindirmenin imkânsız olduğu açık ve net görüldüğü halde asgari üretin bu koşullar karşısında ÇOK KOMİK kaldığı aşikârdır.

Hangi emekçi çalışan insan, ekmek yediği kapı hakkında kötü düşünebilir. Çalışan işçi kardeşlerimizin işveren kişiler hakkında art bir niyet taşımadıklarına adım gibi eminim. İşçi arkadaşlarımızın derdi; ne patronları, ne de çalışma koşuları.

O kardeşlerimizin bir tek dertleri var. Ay sonu geldiğinde hani o komik asgari ücret var ya işte onu aldıkları gün evlerine gittiklerinde kapı açıldığında eşlerini ya da çocuklarını gördüklerinde içlerinden “canım ailem” bu ay da sizlerin ihtiyaçlarını karşılayamıyorum diyerek kendi iç dünyalarına hesap verememeleridir.

Örnek vermek gerekirse;  çalışırken yaşadığım bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Çalıştığım firma ücretlerimizi banka aracılığıyla hesaplarımıza yatırır biz de mesai sonunda banka ATM lerinin önünde kendi aramızda kuyruk oluşturarak maaşlarımız alırdık.

Bir ayın sonunda, yanılmıyorsam sanrım Salı günü idi.  Yani meşhur Çarşamba pazarı öncesi.

Hepimiz evlerindeki mutfakları bomboş  aile reisleri olan bizlerin yolunun gözlendiği gün.

Bizden önce gelip ATM ye maaş kartını sokup Maaşların yatmadığını gören arkadaşımızın içinden gelen haklı bir isyan ile o ATM kapsını tekmeleyişi ve hepimizin yaşadığı hayal kırıklığı hala bu gün gibi gözlerimin önünde.

O arkadaşımıza o kapı tekmelettiren yukarıdaki bahsettiğim “canım aileme” karşı olan sorumluluğuydu.

Bu olaya şahit olmanın hüznünü üzüntüsünü hala içinde yaşamaktayım.

Ama işveren kesimi böyle bir olaya neden oldukları için acaba ne kadar vicdan azabı duymaktalar. Bunun takdirini bu yazıyı okuyanlara ve yüce Tanrıma havale ediyorum.

Kısaca, çalışan emekçi kesimin, ailesini rahat yaşatmanın dışında; asla patronuyla alıp veremediği yoktur.

 

GÖRDÜĞÜM KADARI İLE PATRONLARIN PENCERESİNDEN;

İşverenler kısaca işçilerin deyimiyle Patronlar arasında işçileri ile anlamıyla barışık olan patron yok denecek kadar az olduğunu düşünmekteyim.

Bu kanıya varmama sebepte, kırk yıl sürekli emir altında, maaşlı veya yevmiyeci olarak çalışmış olmam ve ilişkili olduğum patronları yakından birinci etkendir.

Patronlara göre işçinin asla kendine ait bir zamanı olamaz. Onlara göre sene üç yüz altmış beş gün işçi çalışmalı, az veya çok (hep çok olmalı) onlara kâr ettirmelidir.

Ay sonları patronların en sıkıntılı ve stresli zamanlarıdır. Çünkü yeni ay girdiği zaman çalışanların maaşlarının ödenme günüdür.

Onlara göre müessese sürekli kâr etmeli, büyümeli, çark dönmeli. Çark dönerken dişlilerin arasında işçiler ezilmiş yok olmuş, patronlara göre bu olağan bir şeydir.

Ama Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekir. İşverenlerin yani patronlar, arasında çalışanlara özgü sosyal hakları; sigorta girişi, yıllık izin, yıllık ikramiye, iş elbisesi, gibi sosyal hakları  (devletin zorlamasıyla) kısmen de olsa verebilen işyerleri var. (sendikal haklardan söz etmekten ise, neredeyse suçlu ilan edilecek noktadayız.)

Kendilerine sorsak işyeri hiçbir zaman kazanmaz. İşler hep gevşek, hep para sıkıntısı yaşanmaktadır.

Belki kendilerince, SSK primlerinin yüksek olması,  devlet tarafından çeşitli adlar altında haksızca alınan vergiler, kendi alanlarındaki rekabet etme ortamı gibi haklı oldukları yanlar olmakla birlikte, iş kazası sorumlulukları gibi haklı nedenleri olabilir.

Sonuç olarak; bu sorunların aşılmasındaki görev, Devletimize ve işbaşında olan siyasi iktidarların dır.  İşçi ve işveren sorunlarına kalıcı ve sağlıklı çözümler acilen bulunmalı ve İşçi ile işveren barışık hale getirilmeli ve her iki kesim açısından, “barışık bir çalışma ortamı” sağlanmalıdır.

Bu barışık çalışma ortamı üretim ve Ekonomiye olumlu katkılar sunacak ve ülke kalkınmasında pay sahibi olacaktır.

Nacizhane olarak yazılmış bu yazı, “ağzına aldığı bir damla su ile yangın söndürme çabasındaki karınca,” örneği kadar ilgi görürse ne mutlu bizlere. Herkese saygılar sevgiler…

Yorumlar

yorum