ATANMIŞLAR VE SEÇİLMİŞLER

Seçimler, ülkeleri yönetmek için demokrasinin vazgeçilmezlerinden birdir. Bu vazgeçilmez, demokrasi kavramını insanların dillerinden hiç düşürmediği gibi; despotizme doğru giden yönetimlerin işbaşına gelmesinin başlangıcı olabiliyor bazen. Seçimler öncesi yönetimi eline almadan, demokrasi nutukları çeken sözde demokratlar, seçimle de olsa; iş başına geldiklerinde dillerinden düşürmedikleri demokrasi kavramını makam ve koltuklara gelmek için kullandıklarını hep birlikte görmekteyiz. Aslında […]

ATANMIŞLAR VE SEÇİLMİŞLER

Seçimler, ülkeleri yönetmek için demokrasinin vazgeçilmezlerinden birdir. Bu vazgeçilmez, demokrasi kavramını insanların dillerinden hiç düşürmediği gibi; despotizme doğru giden yönetimlerin işbaşına gelmesinin başlangıcı olabiliyor bazen.

Seçimler öncesi yönetimi eline almadan, demokrasi nutukları çeken sözde demokratlar, seçimle de olsa; iş başına geldiklerinde dillerinden düşürmedikleri demokrasi kavramını makam ve koltuklara gelmek için kullandıklarını hep birlikte görmekteyiz.

Aslında sorgulanması gereken yöneticiler değil; demokrasi kavramının ne anlama geldiğidir. Demokrasi, ne insanların anladığı gibi; ne de insanlara anlatıldığı gibi bir kavramdır.

Demokrasi; Benjamin Franklin’in dediği gibi  “İKİ KURTLA BİR KUZUN ÖĞLE YEMEĞİNDE NE YENECEĞİNİN OYLANMASI DIR.” İki kurdun öğle yemeğinde kuzudan başka bir yemek istemeyeceklerine göre; kuzunun oyunun rengi ne olursa olsun öğle yemeğinde;” kurtların oyu ile” yemek için kuzu seçilecektir. Ülkemizde öğle yemeği olarak; kurucu felsefemi yenmek isteniyor acaba?

Kuruluş felsefesi ve yönetim biçimi belli temel kurallar üzerine oluşturulan her ülkenin, kendi devletinin kuruluş felsefesi noktasına yönelik tehlikeyi gördüğü anda; demokrasiyi askıya alarak mevcut devlet yapısını korumak en doğal hakkıdır. Demokrasiyi askıya almadan mevcut devlet yapısını korumanın yollarından biri de bürokraside beli noktalara kurucu felsefeye içten içe bağlı, devleti ayakta tutabilen bürokratların atama yolu ile göreve getirilmesidir.

Türkiye Cumhuriyetinin Kurucu felsefesi; ” Mustafa Kemal Atatürk felsefesidir.” 1938 den beri bu felsefeden kopan veya kopmaya çalışan iktidarlar zaman zaman iktidara gelmişler ve ülkeyi yönetmişlerdir.  Malumunuz üzere bu iktidarların en son versiyonu Adalet ve Kalkınma partisi iktidarıdır.

AKP iktidarı yapılan genel seçimde birinci parti olarak ülkeyi yönetmek için işbaşına geldiği, 2002 yılından beri kurucu genel başkanı vasıtası ile sürekli olarak demokrasi kisvesi altında geçmişteki atanmış bürokratları hedef aldığına, defalarca tüm ülke halkı olarak tanık olduk. Hatta AKP kurucu genel başkanın seçilmişleri atanmışlara tercih ettiğini birçok kez gördük. Geçmiş dönemlerin Başbakanı, Şimdiki Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın dilinden hiç düşürmediği sözleri hala hafızalarımızda.  Dönemin başbakanı her zaman tercihini atanmışlardan yana değil seçilmişlerden yana kullanan bir devlet büyüğü idi. Bunu yaparken kendi açısından doğru olduğuna inanarak seçilmişlerden yana tercih kullanıyordu. Tercihini seçilmişlerden yana kullanmasına elbette kimsenin bir itirazı olamaz ve olmamalıdır.

Fakat iş Atatürk’ün kurduğu kurucu felsefeyle dokundurma aşamasına geldiği zaman elbet dünya görüşü, kurucu felsefenin özüne içten içe bağlı bürokratların iş başına gelmesi; kendini Türk Milleti olarak tanımlayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının vicdanlarında her zaman yer bulmuştur.  Bu vicdan sahiplerinin arasında AKP ye oy vermiş vatandaşların oranının çok yüksek olduğunu, AKP’in en alt düzeyden en üst seviyedeki yöneticilerinin asla unutmaması gerekmektedir. Bugün seçimlerde vatandaş oyunu her ne kadar AKP ye veya başka partilere vermiş olsalar da vicdanlarında Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan cumhuriyetin kurucu felsefesine bağlı oldukları yüzde yüz kesindir. Bu demek oluyor ki seçimlerde AKP ye oy veren %50nin içinde çok az bir kısmı;” keşke kurtuluş savaşını Yunanlılar kazansaydı” diyen zihniyetin, dışında kalan vatandaşlar cumhuriyetin kurucu felsefesinden asla taviz vermeyenlerdir.  Bu konuyu yazmama neden olan olay geçen haftalarda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Boğaziçi üniversitesine “atamış” olduğu rektör atamasıdır. Biz her zaman Recep Tayyip Erdoğan’ın seçilmişlerden yana tercihini yaptığına alışkın olduğumuzdan Boğaziçi’nde görev yapan akademisyenlerin, 348 gibi yüksek bir oy oranıyla rektörlüğe layık gördükleri adayı değil de rektörlük bir yana dursun, rektör adaylığını aklının köşesinden dahi geçirmeyen birini rektör atamasına çok ama çok şaşırdık. 2002 yılında iktidara geldikleri günden beri durmadan atanmışları eleştiren ve devlet kademelerinden uzaklaştırıp yerine seçilmişleri getirme çabası gösteren AKP kurucu genel başkanı, bu günün Cumhurbaşkanı; bu atamada bu yolu seçmesi kamuoyunda büyük merak uyandırdı. Acaba bahsedilen kurucu felsefe ile bir sorunlarımı var diye soru işareti olanların sayısı az değil. Bu atamadaki tercihini, rektör adaylığı seçiminde 348 oy alıp YÖK tarafından Cumhurbaşkanlığına gönderilen tek adayın rektör olarak atamasını beklediğimiz bir anda, tercihini neden? aday dahi olmayan birinden yana kullandı. Bu soruyu Cumhurbaşkanına bizzat sormayı çok isterdim. Biz burada atanan rektöre asla saygısızlık yapmak gibi bir düşünce peşinde değiliz. Ayrıca Cumhurbaşkanın tercihine de saygısızlık yapamayız. Lakin ülke yönetimine geldiği günden beri atanmışları sürekli eleştiren Cumhurbaşkanı kendi devletini mi kurmak istiyor acaba sorusunu sormaktan da geri duramıyoruz. Kim olursa olsun, hatırlatmak gerek… Kim ne derse desin; BU ÜLKE VE ATATÜRK CUMHURİYETİ HEPİMİZİN.  Sevelim sevmeyelim kurucu felsefeye sahip çıkacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın.  Saygılarımla…

Yorumlar

yorum

Gazetemiz Basın Meslek İlkelerine uymaya söz vermiştir. Köşe yazılarının ve reklamların sorumlulukları sahibine aittir.
© Tüm hakları saklıdır.
haber teması | film izle