BEN YAZAR MIYIM?

Günün güncel konuları üzerinde oturup yazmak benim için kolaydı. Türkiye gibi saat başı gündemin değiştiği bir ülkede konu bolluğundan başka bir şey yok. Zaman yetse gün içinde birden fazla makale yazman bile mümkün. Birkaç hafta önce sebepsiz yere tutuklanan gazetecilerden sonra bu köşede bir süre siyaset yazmayacağım dedim. O karar devam ediyor. Ama yazmadan durmak […]

   BEN YAZAR MIYIM?

Günün güncel konuları üzerinde oturup yazmak benim için kolaydı. Türkiye gibi saat başı gündemin değiştiği bir ülkede konu bolluğundan başka bir şey yok. Zaman yetse gün içinde birden fazla makale yazman bile mümkün.

Birkaç hafta önce sebepsiz yere tutuklanan gazetecilerden sonra bu köşede bir süre siyaset yazmayacağım dedim. O karar devam ediyor. Ama yazmadan durmak imkansız. Yazmak bir kaçış yolu. Sığınma yolu. Siyaset yazamasak da, yazmasak da sonuçta hayat siyasetten ibaret değil. Çoğu zaman vermek istediğin mesajları edebiyat üzerinden de ulaştırabilirsin.

Ben Rusya ya da Fransa tarihini öğrenmek istediğim zaman tarih kitaplarından çok öğrenmek istediğim dönemlerin edebiyat kitaplarına bakarım. Victor Hugo’nun Sefillerini okuduğunuz zaman Fransız Devrimin en ateşli günlerindeki en ateşli, canlı sahnelerini oradan yakalayabilirsiniz. Dostoyevski’nin suç ve Ceza’sında dönemin Rus toplumunu en yakından incelemiş olursunuz. Napolyon’un Moskova seferini Tolstoy’un Savaş ve Barış’ından daha güzel nerede okuyabilirsiniz. Tarih kitaplarının sıkıcılığından da kurtulmuş olursunuz aynı zamanda. Ruhunuzun gerçek yazarların eşliğinde bir senfoni dinler gibi gerekli ferahlığa ulaştığını da görmüş olursunuz.

Nitekim bu köşeyi takip edenler daha önce de burada sadece siyaset yazılmadığını, hayatın değişik yönlerini anlatan küçük denemeler yaptığımızı da biliyordur. Yaklaşık altı yıldır kesintisiz şekilde sürdürdüğümüz deneme türündeki yazılarımızı bir araya getirmek için bir kitap çalışması yapalım dedik ve İzmir’den bir yayınevi ile görüşmeler sonucunda burada okuduğunuz yazıların bir kısmını kitap halinde yakında görme olanağına kavuşacağız.

Yayınevinde görüşmeler devam ederken oradaki yetkili biri bana Kültür Bakanlığından gerekli izni gösteren numarayı aldıktan sonra siz dünyanın neresine giderseniz gidin bir yazar olarak anılacaksınız dedi.

Altı yıla yakın burada düzenli olarak yazmama rağmen kendimi hiç yazar olarak görmemiştim. Bana göre o yazar etiketini taşıyabilmek için haftada bir kez değil her gün düzenli bir şekilde kafa patlatıp onları yazıya dökmek, bunu bir iş olarak görmek olduğunu düşündüm. Yazdığın konu önemli değil. Herhangi bir gazetede her gün düzenli olarak da yazabilirsin ya da bir roman, öykü için her gün masa başına oturman gerekir diye düşünüyorum ve bunu sürekli hale getirmek de olmazsa olmaz bir koşul olarak değerlendiriyorum.

Aldığın bir numara ile kendine bir yazar etiketi koyarak bir yazar olabiliyor muyuz gerçekten?

Yıllardır burada yazdıklarımızdan dolayı olumlu ya da olumsuz şekilde dönüşler aldık. Yazdıklarımızı çoğunlukla destekleyenler de oldu ama kızıp küfür edecek duruma gelip de bunu bir şekilde bana iletenlerle de karşılaştık. Az da olsa gelen olumsuz tepkileri bir kenara koyarak büyük bir çoğunlukla yazdıklarıma gelen desteklerden aldığım güçle bakanlıktan alınan bir numara ile değil hak edilmiş bir ödül olarak değerlendirdiğimi sizlere aktarmalıyım.

Günümüzde okunan gazete, dergi, kitap sayfası gittikçe azalıyor ama yazan sayısı da tam tersine artıkça da artıyor. Çünkü aramızdan o kadar çok kişi gerek sosyal medya aracılığıyla gerekse blog yazarlığı yaparak gerçekten de yazar sıfatını hak edecek seviyede güzel yazılar ortaya çıkarabiliyor. Ya da tam tersi olarak yazdıklarından kimsenin bir şey anlamadığı, aralarında konu bütünlüğü olmayan yazıları bir araya getirip de kitaplaştıranlar var. Bakanlıktan aldığı bir numara ile yazar sıfatını kazanan kişiyle gerçek yazar arasında nasıl bir ayrım yapacağız. Zira bir Victor Hugo, Tolstoy, Sabahattin Ali, Nazım da bir yazar olarak anılıyor, üç beş satır yazıp bunları yayınlatan kişi de yazar sıfatını kazanıyor. Biz en iyisi bunun kararını okuyucunun inisiyatifine bırakalım, zira aralarında görünmez ince bir çizginin olduğunu kabul edelim.

İnsanın hayatında vazgeçemeyeceği, ömrünün sonuna kadar kesintisiz şekilde devam etmesi gerektiğini düşündüğüm okumanın yanı sıra onun bir üst mertebesi yazmanın insanın kendini gerçekleştirmesi olduğunu söyleyebilirim. Yazılanların kitap olarak da yarınlara aktarılması, geriye bir eser bırakmak açısından kaçınılmaz bir görev olarak değerlendiriyorum. Gazeteli günlerden sonra kitaplı günlerde de buluşmak dileğiyle.

tamerkayikci@yahoo.com

Yorumlar

yorum

Gazetemiz Basın Meslek İlkelerine uymaya söz vermiştir. Köşe yazılarının ve reklamların sorumlulukları sahibine aittir.
© Tüm hakları saklıdır.