Anadolu Alevileri için sihirli bir sözcüktür Horasan. Çok derinlerde bir yeri gösteren şaşmaz pusula gibidir. İnancın köklerini anlatır. Biz Alevilik için istediğimiz kadar Anadolu’yu vurgulayalım, gelenek hep orayı gösterir. Göçebe Türkmen’in, hepimizi esir alan büyüsüdür bu. “Kaynak orada” , “O geniş mekanda”, “Bağrında inançların hemen yer ettiği, istila edilen, fethedilen” Horasan. Bırakın oralarda kalmış ve hala sürülebilecek izleri takip etmeyi, “ o geniş mekan” dan kopup gelmiş bugün yanı başımızdaki Tahtacı Türkmen obaları dahi yeterince gözleyebilmiş değiliz. HORASAN Coğrafi bir mekan, ”gelinen yer” olmanın çok ötesindedir Tahtacı Türkmenler için.

İki yüz elli yılı aşkın yerleşikliğe  rağmen, yolculuğun anılarıyla dolu Tahtacı Türkmenleri anlatmaya Horasan’dan, hatta Horasan öncesi Türkmen yurdu Maveraünnehir’den başlatmayı, çok uzun olacağı için gerekli görmedim.

Arap seyyah İbn-i Fazlan henüz Müslüman olmamış boylar arasında yaptığı yolculuk sırasında kıl çadırlarda konup göçen ve “ bir dine inanmazlar” dediği Oğuzların arasından bazılarının, on iki tane ilahları olduğunu, kışın, yazın, yağmurun, rüzgarın, ağaçların, insanların, hayvanların, suyun, gecenin, gündüzün, ölümün ve hayatın, yerin ayrı, ayrı ilahları olduğunu söylerler. Gökte olan ilah ise hepsinin en büyüğüdür… İçlerinde yılanlara tapanları, balıklara tapanları gördük. Bir kısmı Turna kuşuna tapıyorlar diye yazmış.

Türkmenlerin İslamlaşmasıyla ilgili ilk görüntüler bunlar için pek hoşa gidecek türden değil. Giderek Müslümanlık kendini kabul ettirdi ancak göçebe dininin izleri de yok olmadı. Ay, Güneş, Su, Ateş ve dağlar dini gerilere Asya’nın içlerine çekerken, inancın bir çok unsuru yeni Müslüman boyların İslam anlayışında yaşatıldı. Öyle ki ayin usullerinde pek bir değişiklik yoktu. Şaman geleneği, gök Tanrı inancı sürüyordu. Bir farkla! Dualar besmeleyle başlıyor ve arada yeni dinin ulularına da yer veriliyordu.

Şaman kültürünün yarattığı yeni algılama İslam alimleri tarafından reddedildi. Şaman ozanı bakşılar ve onlara inanmayı sürdüren bozkır halkı “Müşrik” olmakla suçlandı.

Böylece Maveraünnehir ve Horasan Türkmenleri, en hafifinden “cahillik”, ”iyi Müslüman” olmamakla, çoğu kez de “müşrik” olmakla suçlandı tıpkı günümüzde olduğu gibi. Şamanizm ve Gök Tanrı inancının İslamiyet ile karışıp yeni formlara büründüğü kültürün bir öznesi de Türkmen göçerlerdi ve “Yeni” Şaman ayinlerini bu uyumsuz göçebe mistiği yarattı. Daha bir zaman savrulup döndüler Horasan da.

Horasan’ın hakimi  Gazneli’ye boyun eğmediler. Horasan’a geldikten birkaç yıl sonra üzerlerine yürüyen Gazneli ordusu Türkmenleri kırıp geçirdi. Baş eğmeyen Türkmenler Balhan dağlarına sığındı. Gazneli Mahmut, onların yerleşik halka ve ekinlere zarar verdiklerini öne sürüyordu. Tarihçi İbn-ül esir ise Gazneli vergi memurlarının göçebe Türkmen’e zulmettiğini; Hayvanlarını, çocuklarını ellerinden aldıklarını belirterek Türkmen öfkesinin gerçek nedenlerini gözler önüne seriyordu. Gazneliler’i yıkıp İran da devlet kuran Selçukluya da boyun eğmediler.

Yağmurlu ve Kızıllı Türkmenleri ile Balhan dağlarına sığınan Türkmenler  Selçuklu beylerine tabi olmamakta ısrarlıydı. Horasan’ı terk edip İsfahan yöresine göç ettiler. Selçuklu hükümdarı .Melikşah’ın ölümünden sonra “Saltanat mücadeleleri” Selçuklu devletini zayıflattı. XII yüzyılın sonlarına doğru Selçukluların yerini Harzem şahlar aldı. Ardından Moğollar girdi Horasan’a ve onların geldiğini haber alan göçebe Türkmenlerin, Anadolu’ya kaçtığı yazılmıştır tarihlerde.

Arap tarihçi Raşid Al Din, Anadolu’ya gelen Oğuz Türkmen kavimlerinden bir kısmının Malatya-Maraş dağlarındaki ormanlık bölgelerde yurt tuttuğunu bu nedenle onlara orman adamı anlamında “Ağaç-Eri” adı verildiğini yazmaktadır.

Babai isyanının ardından Malatya Maraş dağlarında rast gelinen ağaçeriler Anadolu Selçuklu sultanlarına tabi olmamakta ve onlara karşı direnmektedir. Ağaçeriler Selçuklulardan sonra Moğol tahakkümünü de tanımaz. Hülagü’nün 1260 yılında Bağdat seferinin ardından üzerlerine gönderdiği yirmi bin kişilik orduya direnirlerse de birçokları öldürülür, birçokları tutsak edilir ve güneye Suriye taraflarına inmek zorunda kalırlar.

Sonraları Zeytun, Pozantı yaylalarında buluşan Ağaçeriler Akdeniz boyunca batıya yöneldi. 1378 yılında Halep’in Memlük “Naibi” Temur Bay’ın Kozan yöresinde karışıklar çıkaran Üç-Oklu ve Ağaçeri Türkmenlerine saldırdığını kaydeder tarihler.

Bu olaydan sonra bir kez de Sivas’ın güneyinde görülür Agaçeriler ve bir daha adlarına rastlanmaz. Selçuklu onları Ağaçeri, Osmanlı Tahtacı olarak adlandırdı. Onlar ise kendilerini hep Türkmen olarak ifade ettiler.

Şah İsmail’in dedesi Şeyh Cüneyt’in Rum diyarına gerçekleştirdiği ilk gezide onu coşkuyla karşılayanlar Türkmenlerdi. Cüneyt’in ölümünden sonra Erdebil dergahın da oğlu Haydar’ın posta oturması Anadolu’daki Türkmenleri sevince boğdu.

Murat Küçük Cemaat-ı Tahtacıyan isimli kitabında diyor ki; Tahtacı aşiretlerini kitaplar aracılığıyla Horasan’da yol boylarında ararken, somut bilgiye ulaşamamanın zorluğunu yaşadık. Çünkü sadece birkaç yerde ve sadece birkaç cümle ile bazen Ağaç-Eri, Bazen kardeş boylar Çepni ya da Bayat adlarına rastlayabildik.

Tahtacı Türkmenlerin doğru dürüst yazılmış bir Tarihleri yok, Arap, Selçuklu ya da Osmanlı “Tarih yazarlarının” eserlerinde bir anlaşılmaz isyanın, bir batın oluşumun içinde, yıldız gibi yanıp sönüyorlardı. Moğol balyozuyla Maraş dağlarından güneye dağılmışlar, bir bölüğü Karakoyunlu devletinin kuruluşuyla kuzeye gitmişti. Baba İlyas ve Baba İshak eyleminin içindeydiler. Şah İsmail’in çağrısıyla Erzincan’da toplanıp SAFEVİ DEVLETİNİ KURAN Türkmenler arasında onlarda vardı.

Oysa bu gün buradalar. Anadolu’da. Toroslardan Kaz dağı’na, her dağın başında, her koyakta izleri var. Ulu ağaçlarının gölgesinde yanı başınız da yerleşikler.

İbrahim Kızıler

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz