Devlet Bahçelinin erken seçim istemesinden bugüne kadar geçen süre içinde birbiriyle entegre edilmiş bir çok olayı yaşıyoruz.

Bugün net şekilde görülmektedir ki erken seçimin tek nedeninin o zaman patlamaya hazır bomba gibi olan ekonomik krizin patlamadan önce yangından mal kaçırır gibi bir an önce yapılmasıydı. Taşeronları Bahçeli kanalıyla bunu kamuoyunun gündemine soktular ve ardından da baskın seçimle karşılaştık.

24 Haziran Seçimini burada tekrar tartışmaya açacak değilim.

AKP’nin ve onun adayı Tayip Erdoğan’ın seçimde en çok söyledikleri yeni başkanlık sisteminde biz devam edersek ekonomik şahlanışa geçeceğiz, dünyanın en büyük ekonomilerinin arasında yer alacağız söylemiydi.

Oysa hem yurtiçinde hem de yurtdışında uzman ekonomistler tarafından Ağustos ayından itibaren ekonomik çöküşün başlayacağı çoktan dile getirilmeye başlanmıştı bile.

Dendiği gibi oldu da. Fakat bunu halka nasıl yutturulması gerekiyordu? İmdatlarına 16 yıldır bu coğrafyada taşeronluğunu yaptıkları ABD yetişti. Erken seçim kararının alınmasının arkasında da ABD’nin parmağı olduğundan hiç kuşku duymuyorum.

ABD şu an için kendisine hizmet edecek başka bir güç göremediği için kendisine hizmet etmekte kusur göstermeyen iktidarın yardımına suni olarak patlattıkları Rahip kriziyle koştular. Bilinçli olarak tansiyon yükseltilerek dövizin rekor üstüne rekor kırması, bu sayede iktidarın eline dış güçler bize ekonomik saldırıya geçti yalanıyla kendi yandaşlarına anlatma fırsatı verdiler.

Tekrar söylüyorum bu yalanı kendi yandaşlarını bir arada tutmak, çözülmeyi engellemek için bulmuşlardır. Az çok gelişmeleri bilen muhalif kesim zaten bu oyunun farkındadır. Farkında olmayan yüzde 51’i hala nasıl olur da yanımızda tutmaya devam ederiz tek dertleridir. Yoksa Tayip Erdoğan nasıl olur da  “bu da geçer yahu” diyebilirdi ki? Şundan da emin olun ki Tayip Erdoğan’a oy veren yüzde 51’lik kesim hala ekonominin bugün geldiği durumun dış güçlerin ekonomik saldırısı nedeniyle olduğuna inanmaktadır.

Bugünkü ekonomik krizin altında yatan temel neden çok aşırı şekilde yaratılan dış borç, üretimin tamamen ithalata dayalı olması, milli olan ne kadar kuruluş varsa hepsinin de birilerine peşkeş çekilerek yok pahasına satılması, yolsuzluklar ve iktidara geldiklerinden bu yana çok ucuz koşullarda buldukları dolarları tamamen betona yatırmalarıdır. Bunlardan daha da önemli olan ülkede demokrasinin rafa kaldırılması, tek adam rejimin ülkeye hakim olmasıdır.

İktidara geldiklerinden bu yana medyayı susturmak için yamadıkları şey kalmadı. Üzerlerine vergi memurlarını saldılar, medya holdinglerine el koyup kendi yandaşlarına devrettiler, muhalif yazarları suçsuz, delilsiz şekilde hapse gönderdiler. Günümüzde medyanın neredeyse yüzde doksanını kontrol eder hale geldiler. Geride kalan muhalif küçük medya da bugün ekonomik kriz nedeniyle patlak veren döviz kuru sayesinde tamamen yurtdışına bağımlı kağıt bulamadıkları için gazetelerini, dergilerini basamaz noktaya geldiler. Bir zamanlar milli bir kuruluş olan SEKA’nın elindeki tüm kağıt fabrikalarını kendi yandaşlarına bedavaya verip o yandaşlar da kağıt fabrikalarına kilit vurup arsalarından fahiş karlar elde ettiler.

Telekom yolsuzluğundan bu ülke milyarlarca dolar kaybetti. Sadece bu konu bile bu iktidar ile bu ülkenin ne gibi açmazların içine girdiğinin bir göstergesidir.

İki ülkenin arasının açılmasıyla beraber ABD konudan fırsatla Türkiye’nin Rusya’dan satın almaya karar verdiği S-400 füzelerini almaktan vazgeçirmek için yaklaşık 20 yıldır projenin içinde olduğu F-35 uçaklarını vermeyeceğini açıkladı. Bu köşeden S-400 füzelerini alımının engelleneceğini, ABD’nin kendi pazarı olan Türkiye’yi kaybetmemek için elinden gelen her şeyi deneyeceğini yazmıştık. ABD’nin F-35 uçaklarını tesliminden kaçınması sürpriz bir gelişme değildir. Fakat ilginç ve komik olan Tayip Erdoğan’ın bu uçakları vermezlerse biz de kendimiz yaparız demesidir. Yıllarını Hava Kuvvetlerinde geçirmiş bir asker olarak şunu söyleyebilirim ki bugün almaya karar verdiğimiz F-35 uçaklarının bugünkü haline gelmesi için arkasında en azından 100 yıllık bir bilgi ve teknoloji birikimi bulunmaktadır. Daha yerli bir otomobil bile üretememişken dünyanın en ileri teknolojisiyle üretilen bir uçağı yapmak gerçeklerle ne kadar uyuşuyor merak ediyorum. Ama kendisine inananlar bundan çok güzel hikayeler uydurmaya başlamışlardır bile. Mustafa Kemal Atatürk’ün Kayseri’de kurduğu uçak fabrikasını bunların ataları Menderes o gün ABD’nin isteğini yerine getirip kapatmasaydı belki Erdoğan’ın dediği bugün gerçekleşir ve dünyanın en iyi uçaklarını ele avuç açmadan kendimiz yapardık.

2001 yılında o zamana kadar Cumhuriyetin yaşadığı en büyük ekonomik krizi yaşamış ve halk bunu yaşatan o zamanın koalisyonun üç partisini ağır bir şekilde cezalandırmış ve o buhran içinde AKP iktidara gelmişti. Şimdi ise 2001 krizinden çok daha büyük bir krizin içindeyiz. Yaşadığımız bu günler krizin ilk zamanları. Bu krizin artçı sarsıntıları çok daha sert bir şekilde geleceğinden şüphemiz yok. 17 yıl önce ekonomik kriz nedeniyle cezayı kesen halk bakalım bu kez nasıl davranacak? Krizle gelen krizle gidecek mi?

tamerkayikci@yahoo.com

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz