Bu hafta sanat üzerine bir denememi paylaşayım istedim sizlerle…

Aklın gerçekle sıkı ilişkisinin aslında aklı sınırladığını hep düşünmüşümdür. Akıl bir maddenin, beynin, ürünü olsa da çokbinlerce sene içinde süren evrim sonucunda maddeden özerkliğini kazanmış durumda, bir adım daha atarsak gidersek, varlığı üzerinde yükselerek onu aştığını ileri sürebiliriz.

Sosyalleşmenin getirdiği kısıtlılıklar da eklenince dışsal gerçeklikle kuşatılmış akıl daha da bunalmakta ve kendine çıkış kapıları aramaktadır. Sanat bu kapılardan en önemlisi dersek abartmış olmayız. Orada düşler, hayaller, esintiler, sezgiler, duygular dışsal gerçekliğin ve toplumun boyunduruğundan olabildiğince azade kendine yer bulur, akıl bir kendine gelir, genişlettiği alanda daha da gelişme fırsatını yakalar.

İnsan belki farkında olarak ki azınlıkta olduğunu düşünüyorum, çoğunlukla farkında olmadan kendini gerçekleştirmenin rahatlığına kavuşur.

Lev Tolstoy bakın ne demiş sanat için: ”Sıkıntı sürecinde olgunlaşan, düşünceyle yoğunlaşan, emekle hazırlanan ve en iyiyi vermeyi amaçlayan faaliyete sanat denir.”

Sanat dışında kapılar var kuşkusuz ama tümü de birbiriyle ilintili ve bir birini etkilemektedir…

Sanatçının aynı zamanda eserinin ürünü olması tespiti sezdiğim ancak tam dile getiremediğim bir şeydi. Kişisel deneyimlerime göz attığımda bunu daha net olarak görebiliyorum. Beyin dışsal ve kendinin ve var olduğu bedenin ürettiği içsel uyaranlarla ha bire yaratmaktadır. Ürünü olan eseri daha yaratım sürecinde dış uyaran haline gelmekte bununla kalmayıp iç uyaranları da tetikleyip beyni etkilemektedir. “İnsan yaratırken kendini de yaratmaktadır” sözünü dile getirmeye olanak sağlamaktadır.

Sanatçı içten ve dıştan topladığı binlerce bilgi, düşünce, duygu, his ve sezgi kırıntılarını organize edip ortaya iyi kötü bir şey çıkarma sürecinde ve sonucunda tüm bunlardan yeni ve farklı bir eser çıkmaktadır.

Gerek eserin üretim süreci, gerekse eserin kendisi, sanatçıyı etkilemekte ve onun başka bir insan olmasının yolunu açmaktadır.

Kısaca sanatçı eserini yaratırken eseri de sanatçısını yeniden şekillenmesine yol açmaktadır.

Yukarıda sözü edilenlerden, Hans-Georg Gadamer’in;  “Sanat yapıtı, yaratıcısının, onun içinde aslen neyi düşündüğüne indirgenemeyecek, bir hakikatin ifadesidir” yargısına vardığını ileri sürebiliriz.

Ve tüm bunlardan sanatın bir toplumda neden bu kadar çok önemli olduğunu da ortaya koymuş oluruz…

 

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.