İstanbul Kanalı uzun zaman önce söz edilen ve sonra unutulan bir projeydi. Nedense son günlerde tekrar gündeme alındı ve yaşama geçirilmesi konusunda somut adımlar atılmaya başlandı.

Kanan İstanbul’dan ilk söz edildiğinde Prof. Dr. Cemal Saydam, İstanbul kanalizasyonunun Marmara Denizi’ne deşarjı için gerek Marmara Denizi’nde gerekse İstanbul Boğazı’nda yaptıkları geniş araştırmaların bilgileri ışığında bu konuda ilk bilimsel yazıları kaleme alan ve projeye karşı çıkan bilim insanıdır.

Kanal İstanbul’un İstanbul’a ve ülkeye tam bir ekolojik felaket yaratacağını ileri sürmekte ve bu savını bilimsel verilerle desteklemektedir.

“Marmara harika bir su tabakasıdır. İlk 25 metresi Karadeniz suyu altı Akdeniz suyu. Zeytinyağı su gibi iki ayrı yoğunluk farkı olan bir yer. Karışmaz etmez tek karıştırıcı faktör ara sıra sert esen lodos ve İstanbul Boğazından jet halinde çıkan suyun ilk anda alt sudan kaptığı sular. Altı besin deposu, ama oksijeni az çünkü atmosferdeki oksijen de bu tabakayı delip geçemiyor. Üstteki su mevsimlere göre ısınıyor soğuyor ama alt tabaka her zaman 14.5 derece, sabit değişmiyor ama balık yaşamını destekleyecek kadar da oksijen içermiyor. Yani biz eskiden 50 kulaçta balık tutardık şimdi… diye başlayan hikayelerin hepsi hikaye, tam bir avcı hikayesi. Elbet olta bu bırak gitsin elli de gider yüz de ama balık tutabildiğin derinlik son 3000 senedir aynı.”

ÇILGIN PROJE NEDEN OLMAZ

12000 sene önce tatlı su gölü olan Karadeniz, buzul çağından sonra yükselen deniz seviyesinin boğazları aşması sonucunda Akdeniz’den gelen tuzlu su ile bugünkü haline gelir. O zamandan bu yana Boğazlar, Akdeniz Sistemi ile Karadeniz arasında dengenin kurulup korunmasını sağlayan birer su yolu görevini görmektedir.

Prof. Dr. Cemal Saydam, Kanal İstanbul’un bu dengeyi alt üst edeceğini ve kurulacak yeni dengenin ise bir felaket olacağını söylemektedir.

“(..)Özetle bu kanalın yaratacağı ek üretim Marmara’nın alt suyundaki oksijeni kısa zamanda tüketecek ve Boğaza yaklaşan ve Karadeniz’e geçmeye çalışacak suyu muhtemelen aylarla ifade edilebilecek kadar çok kısa bir zaman sürecinde oksijensiz hale getirecektir.

Bu durumun oluşma ihtimali çok yüksek ve eğer gerçekleşir ise;

Anoksik yani oksitleyici değil de indirgeyici bir ortam oluşur işe burada ilk artacak olan fosfat olacaktır. İkinci kanal Boğazın faaliyetini sonlandırmayacağı ve halen süren her olay aynı hızla süreceği için alt tabakada oluşan fosfat zengini su yüzeye çıkacak ve bu sefer birinci yem fabrikası daha da etkin çalışmaya başlayacaktır. Bu zaten anoksik koşulların oluşmaya başladığı alt tabakada şok etkisi yaratacak ve sistem süratle geri dönüşü olmayan anoksik koşullara doğru hızla sürüklenecektir.

Kış mevsiminde ara sıra da olsa hani boğaz trafiğini ara sıra durdurmaya kadir olan lodos esecek ve bu sefer de alt su üst su ile karışmaya başlayacaktır. Tanrı ne hikmet ise bizim burnumuzu bazı hayvanlara göre koku körü yaratmış olsa da bir tek hidrojen sülfür gazını milyonda bir olsa da hissetmemizi sağlamıştır. Gül kokusu olsa iyi ama bu pek de hoş olmayan bir kokudur ve eminim ki ya bu koku ya da sülfürü ile merkaptanı ile daha da beterleşen çürük yumurta kokusu Marmara’yı saracaktır.

Diyelim ki her şeye rağmen yaptık, ikinci Boğazı açtık. İnanın 1000 sene sonra ülkemiz denizlerin ekolojisini değiştiren felaket yaratan bir ülke olarak örnek gösterilecek ve belki de Marmara bölgesi susuzluktan kokudan tamamen terk edilecektir.”

https://www.havadantozdan.com/cilgin-proje-neden-olmaz/

Sonuç bölümün aldığım uzunca yazısındaki ayrıntılara yukarıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Kanal İstanbul’un olumsuz etkileri sadece denizle sınırlı değildir. Karada da tarım yapılan geniş verimli arazilerin yapılaşmaya yani betona açılması demektir aynı zamanda… Bu bir yandan İstanbul’da yaşayan milyonlarca insanın daha zor ve pahalı beslenmesi demek iken diğer yandan da yeni yerleşimin zaten artık tek başına bir sorun olan İstanbul nüfusunu daha da arttırarak sorunu daha da büyütmesi demektir.

Beraberinde günbegün azalan İstanbul ormanlarının biraz daha azalmasını getirecek olan proje, İstanbul ve çevresine düşen yağışların azalmasına yol açarken, su havzalarına vereceği zararla da İstanbul ve çevresinde yaşayanları susuzluğa mahkum edebilecektir.

Trakya’nın toprak bütünlüğünü ortadan kaldırıp İstanbul’un Avrupa yakasını bir ada haline getirerek, diğer yanda kalan topraklarımızla bağlantı için onlarca yeni köprüye ihtiyaç duyulmasına neden olacaktır. Kanalın maliyeti zaten hesaplanandan fazla olacak buna bir de köprüler eklenecek ve insanlar binlerce senedir para vermeden dolaştıkları topraklarında para vererek kanalın bir yanından öte yanına geçmek zorunda kalacaklardır.

Diğer yandan şu anda o topraklarda yüzlerce senedir yaşayan, tarım ve hayvancılık yaparak ülkemizin ekonomisine katkı sunan onbinlerce insan yerinden yurdunda koparılıp ülke içinde göçmen durumuna geçirilmeleri ayrı bir insanlık dramı yaratacak gibi durmaktadır.

Uzmanlar daha birçok sakıncadan söz etse de bu kadarı bile ‘kanal felaket’ yakıştırmasına yeterlidir sanırım.

İstanbul, Trakya ve ülkemize bırakın iyi bir şey getirme olasılığını, felakete davetiye çıkarma ihtimali çok yüksek olan bu proje için harcanacak para uçuklatacak cinsten görünüyor. Bu kaynağın İstanbul’un kangren olmuş sorunlarına harcanmasının çok daha hayırlı olacağını söyleyebiliriz.

Siyasi muhalefet, yerel yöneticiler ve sivil toplum kuruluşları yörede yaşayan halkla birlikte bilimsel veriler ışığında somut inandırıcı gerekçelerini dile getirerek bu projeye karşı olduklarını ısrar ve kararlılıkla dile getirdiklerinde iktidarın durup Kanal İstanbul projesini tekrar gözden geçireceği umudundayım.

Umut; kararlılık, sebat ve emekle beslendiğinde…

Neden olmasın?!.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz