Covid-19 günlerinde insandan insana dünyayı turlayan ve yerleştiği insanların bir kısmına
ağrı acılar çektirirken bir kısmını da öldüren Corona virüsünün yolculuğunu zorlaştırmak,
daha fazla insana ulaşmasını engellemek için hayat olabildiğince yavaşlatıldı; üstelik dünya
çapında…
Artık havada uçaklar, denizlerde cruisler, yollarda özel otolar çok azaldı. İnsanların büyük
bir kısmı evlerinde ‘böyle de yaşanıyormuş’ duyguları içinde sessiz, sakin ve zaman
baskısı olmadan yaşamlarını sürdürüyorlar.
Hayatın doyumunda; koşuşturmanın, çok çalışmanın, çok tüketmenin o kadar de elzem
olmadığını görmeye başladılar. Kendilerine, sevdiklerine ve çocuklarına daha yakında bakma
fırsatı buluyorlar ayırdıkları daha fazla zamanla ve daha yakından tanıyorlar kendilerini ve
birbirlerini…
Daha fazla okuyup, daha fazla sohbet etmenin tadını çıkarıyorlar.
Saate daha seyrek bakılırken bazen günlerden hangi gün olduğu bile unutuluyor evden dışarı
çıkmayanlar tarafından.
Azalan tüketim sonucunda daha temiz bir havayı soluduğumuzu fark ediyor, kentler
üzerindeki smog denen kirli havadan oluşan sisin kalktığını görüyoruz.
Kısaca hayatı yavaşlatmanın insan yaşam kalitesini arttırdığına tanıklık ediyoruz; azalan
çevre kirliliğiyle birlikte…
On seneyi aşkın bir zaman önce tüketim çılgınlığının körüklediği hızlı hayata karşı
yazdığım bir yazıyı tekrar paylaşmanın zamanı geldi sanırım.
Buyrun:
“Deniz sporlarından yelkenciliğin ne olduğunu anlatmak için uzun süredir kullandığım bir
ifade var.
İnsanların günümüzde hele de kentlerde büyük bir zaman baskısı içinde olduklarını
düşünürüm hep. Bunun da insanları gerdiğini, ruh sağlığını ve dolayısıyla fiziksel sağlığını
olumsuz etkilediğini ileri sürerim. İşte yelken sporunu tam da bu yönde devreye girdiğini
söylerim.
Ve şöyle derim:
“Yelken insanın modern yaşamdan kaynaklanan zaman baskısının ilacıdır. Yelken ile
denize açıldığınızda saniyeler dakika, dakikalar saat, saatler gün, günler hafta, haftalar ay,
aylar yıl olur”
Ben bunları düşünür çevremdeki insanlarla, medya ile paylaşırken bir gün bir öykü geçti
elime; oldukça kısa:

“Avrupalı gezginciler kendilerine göre gizemli sayılacak bir coğrafyada doğa gezisine
çıkarlar.
Rehber ve yardımcı olarak da yanlarına o bölgenin insanlarını alırlar. Yürüyüşün bir yerinde
rehber ve yardımcılar aniden durup otururlar. Avrupalı gezginciler hem şaşırır hem de
huysuzlanırlar.
-Neden durdunuz? Kamp yerine daha varmadık, derler.
Aldıkları yanıt onları daha da şaşırtır:
-Çok hızlı yürüdük, ruhlarımız arkada kaldı, onların bize yetişmelerini bekliyoruz.
Yaşamın, içine nüfuz etmeden, çabuk ve yüzeysel tüketilmesinde başkalarının da rahatsız
olduğunu anlamamı sağlamıştı bu öykü.
Ben böyle düşünür ve çevremle bunu bu şekilde paylaşırken Denizce İnternet sitesinde
Tübitak’ın Bilim ve Teknik Dergisi Ekim sayısından aktarılan bir yazı ile karşılaştım.
Gizem Karlılar’ın kaleme aldığı; St. Exupery’nin ki “Küçük Prensin” yazarıdır,
‘yaşamak yavaş yavaş doğmaktır’ sözü ile başladığı makalenin adı “Yavaşlama Zamanı”
idi.
“Yaşantımız her geçen gün daha da hızlanıyor. Hayatın hızlanmasıyla birlikte kendimize
ayırdığımız zaman günlük programımız içinde giderek daha az yer kaplıyor. “İleri al” tuşuna
basılmış gibi yaşamaktan başka yol olmadığını düşünüyoruz. Bu noktada çoğumuz bu telaştan
uzaklaşıp bir nefes almak istiyoruz. Sizce de biraz yavaşlamak iyi olmaz mıydı?”
Yazının bu giriş paragrafını bir süre sonra hızlı yaşanan hayatın yarattığı etkilerini tanımlayan
kısmı takip ediyor.
“Eğer vücudumuzun bize gönderdiği “yavaşla” sinyallerini -ufak ama tekrarlayan
sağlık problemleri- umursamadan yaşamaya devam edersek kendimizi hızlı ve stresli
hayatımızın sonuçlarıyla karşı karşıya bulabiliriz. Stresli bir hayatın biyolojik bedeli kalp-
damar hastalıkları ve diğer sistemik hastalıklara yakalanma riskinin artması ve hatta
yeni araştırmalara göre yaşlanmanın hızlanması olarak gösteriliyor. Yönetilmeyen stresin
psikolojik bedelleri ise kaygı, depresyon, yeme bozuklukları ve diğer ruhsal hastalıklar.”
Ve “zaman hastalığı” diye yeni bir kavramla tanıştırır bizi.
“Dünyanın birçok yerinde insanlar işleyen bir saate karşı yarıştıklarını varsayarak günlük
programlarını etkinliklerle ne kadar çok doldururlarsa, kendilerine ne kadar az zaman
ayırırlarsa onlar için o kadar iyi olacağına inanıyorlar. Bu olgu “zaman hastalığı” diye
tanımlanıyor ve filozoflara göre hayatlarımızın bu hızlı akışı ‘yoksulluğun yeni bir türü’”.
Hızlı yaşamanın sadece insanları değil çevreyi de hırpaladığını öğreniyoruz.
“Ekonomilerin gelişme kaydetmesi için daha çok üretimi daha verimli olarak yapmaya
odaklanmış iş alanları farkında olmadan da olsa çevreyi kötü yönde etkiliyor. İşyerinde
çalışma saatleri arttıkça tüketilen enerji miktarları da artıyor ve karbon salımının

artışıyla birlikte doğaya daha çok zarar veriyoruz. Şu an dünyada harcanan enerjinin %
15-% 20 oranında artması karbon emilimini arttıracağından, ortalama hava sıcaklıklarının 1
ila 2 °C yükselmesine, yani küresel ısınmaya katkıda bulunabilir.”
Bu yaşam tarzına karşı geliştirilen “Yavaşlama Hareketi” projesinin destekçilerinden olan
Norveçli Profesör Guttorm Fløistad’ın sözlerine kulak verelim: “Kesin olan tek şey her şeyin
değişiyor olması. Değişim hızı giderek artıyor; buna ayak uydurmak istiyorsanız hızlanmak
sizin için doğru bir seçim olacaktır diye düşünebilirsiniz ancak buna karşılık ihtiyaçlarımızın
değişmediğini hatırlatmakta fayda var. Fark edilmek, takdir edilmek, yakınlık
hissetmek ve önemsenmek insanın kendini bir yere, kişiye veya nesneye ait hissetmesini
sağlayan olgulardır. Bu ihtiyaçlar, ancak insan ilişkilerinde yavaşlama sağlanırsa
giderilebilir. Değişimin üstesinden gelebilmek için yavaş olmayı, derinlemesine düşünmeyi
ve birlikte olmayı geri kazanmamız gerekli. Ancak bu şekilde gerçekten kendimizi
yenileyebiliriz.”
Ne dersiniz?!
Atalarımız “Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın” derken çok önceleri bizi uyarıyor
olabilirler miydi?”
Nedim İnce
Altınoluk / 21. 04. 2020

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz