Adil olmayan bir dünyada Korana virüsün tüm dünyayı etkisi altına almasıyla en azından bu baş belası virüs herkese eşit şekilde davranıyor, zengini fakiri, güzeli çirkini, şehirlisi köylüsü kim varsa yakaladığını yakıyor şeklinde düşünüyorduk.

Evet! Virüs herkese eşit davranıyor ama gelgelelim o adil olmayan düzen içinde varlıklı, zengin olan tayfa yine işin içinden sıyrılıyor, işe güce gitmeden, sahip olduğu çok geniş evlerinde dışarı çıkmadan rahat bir karantina devresini atlatmaya çalışıyorlardı.

O varlıklı tayfa evlerinde ayaklarını uzatmış bir güzel yaşarken onların iş yerlerindeki milyonlarca dar gelirli emek sahibi insan birer köle gibi her gün çalışmak zorunda bırakıldılar. Bırakılmaya da devam ediyorlar. Önlerinde iki seçenek vardı: ya kendisine dayatılan bu çalışma sistemini kabul etmeyip işinden ayrılacak ve bu şekilde aç kalma uğruna dahi olsa kendini sağlıklı tutmaya çalışacak ya da bütün riskleri göze alıp kendini o virüslü ortamın içinde çalışmaya devam edecek. İki ucu servi değnek gibi!

Bir insanın başına gelebilecek en kötü durumlardan bir tanesidir seçeneksiz bırakılması. Önüne serilen seçeneklerin hepsinin ucunun uçuruma varması ise ölümlerden ölüm beğen der gibi.

Yaklaşık 3 aydır her gün korana virüs ile yatıp kalktık. 11 Mart’ta ilk olayın görülmesi ve birkaç gün içinde sayının katlanarak gitmesiyle beraber 2 gün öncesine kadar sürecek bir çok tedbirin alındığını, bu tedbirler kapsamında hayatımızın çok zorlaştığını hep beraber yaşayıp gördük. Olay sayısının azalmaya başlamasıyla beraber 1 Haziran itibarıyla alınan tedbirlerinin büyük bir kısmı kaldırıldı. Oysa şu yazının yazıldığı saatlerde açıklanan son verilerde de görüldüğü gibi 827 pozitif çıkanla beraber 23 insanımızı da yitirdik. Karantina günlerinin başladığı günlerdeki sayıyla kıyaslanamayacak kadar çok bir sayı olmasına rağmen tedbirlerin birden bire gevşetilmesi biz bunca zor günleri neden yaşadık sorusunu da akla getiriyor.

Karantina günlerinde hepimiz evlerimize kapandık. Sokağa çıkma yasağının olmadığı zamanlarda bile mümkün olduğu kadar evden çıkmamaya özen gösterdik. İnsanın kendi evinde de olsa kendi isteği dışında evine hapsolması, 2 adımlık evin içinde günlerini, aylarını geçirmesi bize insan için doğanın, köy yaşamının ne kadar önemli olduğunu da gösterdi. İnsan doğasına aykırı şekilde beton yığınlarının içinde yaptığımız her hareket, attığımız her adım kısıtlandı. Oysa köyde hayat var. Apartman yaşantısından uzak, müstakil, bahçeli evlerde, belki de yanında işleyebileceğimiz daha geniş arazilerin de olduğu bir hayatın güzelliğini geçtiğimiz bu 3 ay bize ne kadar güzel gösterdi.

Sokağa çıkma yasağının açıklandığı ilk günden insanlarımız hemen ilk etapta gıda stoklarını güçlü tutmaya çalıştık, marketlere, manavlara, pazar yerlerine akın ettik fakat dışarıdan aldığımız her bir gıda ürününün ne kadar dezenfekte olduğuna emin olamadığımız için aldığımız her ürünü ayrıca dezenfekte etmeye çalıştık. Bir başka gerçek ise marketten, pazardan aldığımız bu meyve sebzeyi kendimiz yetiştirmenin yollarını aramaya başladık. Bırakın bahçeleri, tarlaları balkonumuzda boş bulduğumuz her saksıya biber, patlıcan ekmeye başladık. Şehirde beton binanın içinde hapsolduğumuz zaman “keşke 2 adımlık da olsa ekebileceğim bir toprağım olsun” diyen çok insanımız olduğunu tahmine ediyorum.

“Bir musibet bin nasihatten yeğdir” sözünden hareketle insanın doğası gereği kalabalık şehir yaşamlarından, çok katlı yerleşim mantığından uzaklaşıp köyün sakin havasına, doğanın yeşilliğine kendisini bırakmanın zamanı geldi. Şehrin kalabalığından, gürültüsünden, kirliliğinden uzaklaşıp toprağın, yeşilin insanın üzerindeki kötü enerjiyi çekmesine izin vermesi için “köyde hayat var” deyip yeni bir başlangıç yapmaya ne dersiniz?
tamerkayikci@yahoo.com

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz